28 Mayıs 2013

Tayland 1


Bangkok ... Sonsuz Şehir
 
 
Bu senenin büyük seyahatini Tayland’a planlamıştım. Hazırlıklar neredeyse altı ay öncesinden bitmişti. Kitaplar okunmuş, araştırmalar ve rezervasyonlar yapılmıştı. Herşey kafamda tamamdı. 26 Nisan gecesi uçacağımı aklıma not edip işle ilgili seyahatlere konsantre oldum. Son dakikaya kadar hep acil birşeyler çıktı ve ben Tayland uçuş günümü ve saatimi bir daha düşünmeye fırsat bulamadım. Taa ki 26 Nisan Cuma sabahına kadar. Sabah gözümü açtığımda kafamda tek bir cümle vardı “uçağımı kaçırdım”.

Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Ama kendimle ilgili ya da daha çok biyolojik sistemimizin işleyişi ile ilgili ilginç birşey keşfettim.

Meğer uçağım 25 Nisan’ı 26 Nisan’a bağlayan gece yarısı 00:40 daymış. Ben öyle almışım bileti, 26 Nisan gecesi uçacağımı düşünerek. 25 Nisan akşamı bavulumu hazırlarken içimde bir sıkıntı vardı. Mutsuz denebilecek bir ruh hali içindeydim ve henüz uçağımın birkaç saat sonra kalkacağı konusunda aydınlanmamıştım. Bütün gece midem bulandı sebepsiz yere. Cuma sabahı uyandığımda fark ettim ki aslında vücudum yanlış birşeyler olduğunu bir gece önceden biliyordu. Fakat beynim henüz bu bilgiye ulaşamamıştı. İnsan sisteminin işleyişi beni her zaman hayrete düşürüyor. Ne denli az mükemmel olduğumuzu gördükçe de aynı ölçüde mütevazi hissediyorum kendimi bu koca evrende. Budist düşüncelerimin pekişmesini umuyordum Tayland seyahatim boyunca. Başlangıç doğru yöndeydi en azından.

Türk Hava Yolları da her hava yolu gibi acımasız. Uçağı kaçırma cezası olarak benden yüz elli avro alıp bir sonraki uçağa biletimi kesti. Neyse ki uçakta yer vardı da bilet farkı ödemedim.

Bangkok havaalanı Suvarnabhumi’den otelime limuzin servisi (AOT Limousine) ayarlamıştım. Aklınıza kuyruklu limuzinler gelmesin. Servisin adı bu sadece. Araçlar İsuzu ya da Toyota cipler genellikle. Oldukça iyi havalandırması olan, kutuplar derecesinde, konforlu, düzgün şoförlü araçlar. Taksinin yaklaşık iki katı daha fazlasına mal oluyorlar. Bangkok’taki son günlerimde karar verdim ki, ilk günümde iyi ki böyle bir servisi tercih etmişim. Çünkü Bangkok’un taksi şoförlerinin öncelikle ingilizceden, sonra adresten ve en son da terbiyeden haberleri yok ne yazık ki. Hepsi at hırsızı görünümlü ve davranışlı adamlar. Havaalanı ile Bangkok merkez arası taksi ile yaklaşık 500 ila 600 baht arasında değişiyor ve paralı geçişleri, gişelerde yolcunun kendisi ödemek zorunda. Bunu Koh Samui dönüşü otelime giderken taksi şoförünün bana dönüp “money money” diye bağırması sonucu öğrendim. Önce anlayamadım ne demek istediğini. “Neden şimdi para vereyim ki sana” dedim beni anlamadığını bile bile. Sonra fark ettim ki gişelere gelmişiz. Limuzin servisinde böyle bir muamele söz konusu değil. Para zaten otele ödeniyor, otel üzerinden rezervasyon yapıldığı için. Miktar 1200 baht, ama değer, en azından ülkeye ilk ayak basışta.

 
                                                     Old Bangkok Inn
Old Bangkok Inn hayal ettiğim gibi butik ve ruhu olan bir oteldi. Güler yüzlü bir resepsiyonist ile karşılaştım ilk, Ead. Sonradan arkadaş olduk onunla. Hemen buzlu çay ve ıslak mendil ikram edildi, yolculuğumun nasıl geçtiği soruldu. Ead’e görmek istediğim yerleri sordum. Önüme bir harita koydu ve çok sakin bir tavırla tek tek hepsini işaretledi.

“OBI... Biz buradayız.” Haritanın üzerinde Old Bangkok Inn bu şekilde işaretlenmişti.

“Damnoen Saduak, yüzen markete gitmek istiyorum. Yarın sabah mümkün olur mu?” diye sorduğumda yüzünde ufak bir onaylamama ifadesi gördüm Ead’in.

Damnoen Saduak Bangkok’un 104 km güney batısında kalan yüzen bir market. Bangkok’un en başta gelen turist uğrak yerlerinden biri. Tavsiye edildiğine göre çok erken saatlerde orada olmak gerekiyormuş. Ead gidip gelmenin yaklaşık üç saat süreceğini ve değmeyeceğini söyledi. Bangkok’ta da yüzen marketler mevcut. Bunlardan biri de Khlong Bangkok Noi. Toplu taşıma kanal teknelerine binmek istemedim.  Kanallarda uzun kuyruklu kıçtan motorlu tekneler taksi görevi yapıyorlar. Bangkok çevresindeki kanalları görmek için bu teknelerden birini kiralamak mümkün. Bunun için Chao Phraya nehri kenarındaki iskelelerden birine gitmek yeterli. Her isteğe göre bir çözüm mevcut. Yeter ki tekne sahiplerinin istedikleri fahiş fiyatları ödemeye razı olun.


 
                                                           Khlong Bangkok Noi
Otelden çıkıp bir tuktuk’a bindim. Tuktuk fiyatları da sürücüsüne göre değişiyor. Mutlaka pazarlık yapmak gerek. Aynı yolu gittiğinizin iki ya da üç katı fiyatla dönmeniz mümkün.

 
                                                            Long Tail Boat kaptan
Yüzen markete gitmek için kuyruklu teknemi ( long tail boat ) Wat Mahathat’a en yakın  iskeleden tuttum. Wat Mahathat’dan biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü önemli bir budist merkezi bu tapınak. Aynı zamanda bir Vipassana meditasyon merkezi de. Yürüme meditasyonuna konuk oldum bir seferinde. Kitaplarda okuduğum yürüme meditasyonunun toplu halde nasıl yapıldığını merak ediyordum bir süredir. Kapıdan kafamı uzattım. Meditasyon yapan yaşlı bir kadın bana sessizce tebessüm etti ve eli ile içeri girmemi işaret etti onlara katılmam için. Budizmin herkese açık olan kapısından girmek çok kolay. Kimse kimseyi yargılamıyor, ön koşullar yok. Sadece saygı çerçevesinde anlayış ve kabullenme var.  Kendinizi dışardan biri gibi değil, onlardan biri gibi hissediyorsunuz ilk andan itibaren. Meditasyona katılmasam da birkaç dakika onları izledim sessizce.

Wat Mahathat’ın duvarları dışında yan yana dizilmiş pek çok tezgah göreceksiniz. Burası “amulet” yani tılsım ya da nazar pazarı. Tay budistler bu küçük tılsımlara çok önem veriyorlar. Çoğu, Budha figürlerinden oluşmakta. Özenle seçtikleri Budha figürlerine günlük hayatlarının her anında yer veriyorlar. Kendi amuletlerimi bu pazardan almadım. Wat Bovornives’de tapınağın sattığı kutu içinde daha şık amuletler var. Eğer yolunuz düşerse bu tapınağı tavsiye ederim. Wat Bovornives de Bangkok’un önemli tapınaklarından ve meditasyon merkezlerinden biri.

Tayland ve Budizm ile ilgili ayrı bir yazı yazmayı planlıyorum. Budizmi Tayland’da her yerde görmek ve hissetmek mümkün. Fakat benim düşündüğüm, inandığım, kitaplardan okuduğum budizmden oldukça farklı bir durum söz konusu bu ülkede.

Long Tail Boat sahipleri de taksi şoförlerini aratmayacak derecede at hırsızı. Bir saat kanal turu için benden bin baht istediler. Yüzen markete gitmek istediğimi söyleyince tur iki saate, ödemem gereken miktar da iki bin bahta çıktı anında. Gezinin içine Wat Arun’u da almak istiyordum çünkü. Pazarlık mutlaka şart. Bin beşyüz baht dedim. Olmaz deyip gitmeye yeltendi. Ama gitmedi. Sonunda bin yediyüz bahta anlaştık, ama yine de fahiş bir rakam ödediğimin farkındaydım. Tek başıma olduğum için bu tip yüksek masrafları göze almıştım yola çıkarken.

 
 
                                                              Khlong Bangkok Noi
Chao Phraya, Ganga kadar olmasa da tam anlamıyla leş gibi bir nehir. Kuyruklu tekneler nehirde cirit atıyorlar. Kaptan beni teknenin tam ortasına oturttu. Bu teknelerde yolculuk etmek keyifli. On dakika sonra Khlong’a girmiştik  Khlong, Tay dilinde kanal anlamına geliyor. Kanal boyunca ahşaptan yoksul, virane evleri geçtik. Evler yine ahşap kalaslar üzerine oturtulmuş, nehrin üzerinde yükseliyorlardı. Zaman zaman teraslarda, çöl güneşi altında hareketsiz dinlenen tembel kertenkeleleri andıran insanlar gözüme çarpıyordu. Bazen de nehirde oynayan çocukların enerjisi beni eğlendiriyor, vücuduma yapışan rutubeti unutturuyordu. Etrafımdaki herşey yabancıydı ve gözlerim bu yabancılığa açlardı aylardır. Yeni şekiller, kokular, renkler, sesler... Beş duyuma hitap eden bir şölen içindeydim adeta. Hayır, ne temiz, ne de mis... Sadece farklı... Olabildiğince farklı...

 
                                                Khlong Bangkok Noi Yüzen Market
Kaptan arkamdan hello diye seslenip eli ile suyu işaret etti. Daha dikkatli bakınca, koca kafalı bir yılanın nehir kıyısında süzülerek yüzdüğünü fark ettim. Çevremdeki herşey açlığımı doyuracak nitelikteydi. Fotoğraflarını çektim.

 
Khlong Bangkok Noi, küçük bir yüzen market. Kaptan beni bir iskeleye çıkardı ve yarım saat sonra yine aynı yerden alacağını işaret etti. Konuşarak birbirimizi anlamadığımız için işaret dili en etkili yöntemdi aramızdaki.

 
                                                 Khlong Bangkok Noi Yüzen Market
 Yüzen marketler genellikle yemek üzerine hizmet veriyorlar. Woklarda pişen sebzeler, etler ve envai çeşit sos. Tay mutfağının en büyük özelliği ağızda gerçekten de heyecan uyandıran tadlar bırakan sosları. Toprak küpler içinde rengarenk sebzelerin sergilendiği ve anında pişirilip servis yapılan ufak tekneyi gözüme kestirmiştim. İnsan bu kalabalığın ve seçeneğin içinde ne yiyeceğine karar vermekte güçlük çekiyor, özellikle ülkedeki ilk gününde. Dolayısı ile gözüme en çok hitap eden alternatife yönlendim. Tüm yolculuğum boyunca da yemek konusunda hiç yanılmadım. Yediğim herşey inanılmaz lezzetliydi.


Yarım saat sonra yemeğimi yemiş kaptanı iskelede bekliyordum. Beni görünce hemen manevra yapıp yanaştı. Sonraki durağımız Wat Arun yani Gün Doğumu Tapınağı’ydı.

Bu tapınak diğerlerinden farklı şekilde süslenmiş. Merkez Pagoda rengarenk seramik çiçeklerle bezeli. Tapınağın tamamında ince ince işlenmiş pek çok figür görmek mümkün. Detaylar inanılmaz güzellikte. Tapınağın tamamından çok, dantel gibi işlenmiş sayısız figürleri beni etkiledi. Objektifimi bu detaylara doğrulttum çoğunlukla.

 
                                                               Wat Arun detay
Merkez Stupa iki kademeden oluşuyor. Her iki kata da çok dik merdivenlerle çıkılıyor. Hatta ikinci kademede daha da dikleşiyor basamaklar. Fotoğraf ve sırt çantamla tırmanmak yorucu oldu. Sıcak ve rutubet de çantalarımla birlikte beni aşağıya çekmeye çalışıyorlardı. Nefes nefese kendimi en tepede buldum. Aşağıya baktığımda paniğe kapıldığımı itiraf etmeliyim. Aşağıya inebileceğimi sanmıyordum bu kadar yükle. Kendime de kızdım neden bu kadar çok çanta taşıyorum diye. Fakat iniş çok daha kolay oldu. En tepeden Chao Phraya nehrinin güzel bir manzarası var. Gelip geçen büyüklü küçüklü tekneler, bulutlar ve masmavi gökyüzü... Çıkmanızı tavsiye ederim. Ama benim gibi paniğe kapılmayın.

 
                                                Wat Arun'dan Chao Phraya nehri
Küçük tekne turum bitmişti ve bindiğim noktaya geri döndüm. Amulet pazarının içinden yürüyüp Bangkok’un bir başka önemli tapınağı Wat Pho’da buldum kendimi. Tüm turistler o tarafa doğru yürüyorlardı ve benim elimde şehre ait bir harita bile yoktu. Kendimi Bangkok’un günlük akışına bırakmıştım. Önceden araştırma yapmış olmama rağmen neyi hangi sıra ile gezeceğimi ya da gezmem gereken yerlerin nerelerde olduğunu bilmiyordum. Oldukça özgürleştirici bir his bu. Budist bir ülkede, bir tapınaktan diğerine, elimde harita, koşturmak istememiştim. Zaten bir şekilde kendimi bu önemli tapınaklarda buldum her seferinde.

 
                                                           Reclining Buddha, Wat Pho
Wat Pho ziyaret edilmesi gereken tapınaklardan biri Bangkok’ta. Geleneksel Tay masajının burada doğduğu söyleniyor. Budist rahipler tarafından masaj dersleri veriliyor aynı zamanda. Tapınak “Reclining Buddha” heykeline de ev sahipliği yapıyor. Heykel on beş metre yüksekliğinde ve kırk üç metre uzunluğunda yan yatmış pozisyonda ziyaretçilerini ağırlıyor. Heykelin ayak tabanlarında yüz sekiz adet sedef kakmalı figür görülüyor. Yüz sekiz, budizmde de önemli bir rakam hiduizmde olduğu gibi. Lord Budha’yı yüz sekiz sembol ile ifade ediyor bu sedef kakmalar. Dansçılar, beyaz filler ya da çiçekler kullanılmış bu ifadelerde. Heykelin arkasına düşen bölümde ise yine yüz sekiz adet büyükçe metal kase var. Ufak bir bağış karşılığı size küçük bir case içinde yüz sekiz adet metal sikke veriliyor. Her bir kaseye bir adet sikkeyi atarak dilekte bulunuyorsunuz. Bunu yapmanın şans getirdiğine inanılıyor. Budizm felsefesine karşı olan bir düşünce şekli aslında. Belki de buradaki asıl amaç tapınak için bağış yaptırmaktır. Çünkü budist rahipler yapılan bağışlarla hayatlarını sürdürüyorlar. Yine bağışlarla, tapınakların bakımı yapılıyor. İnançlarına sıkı sıkıya bağlı olan Tay’lar bağış konusunda oldukça eli açıklar.

Bangkok’taki ilk günüm neredeyse bitmek üzereydi. Otele dönüp günün ikinci duşunu aldım. Ead akşam yemeği için bana geleneksel bir Tay restaurantı tavsiye etmişti. Benim zevkim için bile oldukça gelenekseldi çünkü bir tane bile turist yoktu etrafta. Sadece Tay aileler, canlı Tay müziği eşliğinde haftasonu yemeklerini yiyorlardı. İçeri girer girmez gülümsedim kendi kendime. İçimden “bu da böyle bir tecrübe olsun” diyerek diğerlerinin meraklı bakışları altında tek başıma masama kurulup ansiklopedi uzunluğundaki menüyü incelemeye koyuldum. Tay mutfağına önceden pek aşina olmadığım için tatilim boyunca menülerden yemek seçmek benim için tam bir macera oldu. Tom Yum Goong çorbası ve Pad Thai turistler için oldukça popüler seçenekler. Kilo vermeye çalıştığım için pilav ve noodle’dan uzak durmaya özen gösterdim. 
 
                                               
                                                                  Singha
 Khaosan caddesi, diğer bir deyişle backpacker cenneti otelimden beş dakika yürüme mesafesindeydi. Bu sokağa adım atınca görüntü birden değişiyor. Kısıtlı bütçe ile seyahat eden turistlerin mekanı burası. Barlar, restaurantlar, dükkanlar, tezgahlar, masaj salonları ve ucuz oteller bu bölgede toplanmış. Ne ararsanız var yani. Nereye gideceğimi bilmeden etrafımdaki renkli dünyayı ve barlarda oturan turistleri seyrederek yürümeye koyuldum. Gece hayatı devam ediyordu. Çoğunluk sarhoştu, ellerinde Chang ya da Singha biraları ile... Benimse son bir yıldır canım öyle çok fazla içki içmek istemiyor. Sosyal olmak adına bir iki kadeh şarap ya da bir şişe bira içiyorum sevdiğim markalar olursa. Ama içmiş olmak için içmekten uzak hissediyorum kendimi.
 
 

                                                               Lee, Khaosan
 Sağda gözüme küçük bir sokak çarptı. Tecrübelerimden söyleyebilirim ki küçük sokaklar insanı daima şaşırtırlar. İçlerinde hiç beklenmedik sürprizlerle karşılaşabilirsiniz. Önümde uzayan geniş ve kalabalık caddeye aldırış etmeden daldım bu küçük sokağa. Benim beklenmedik sürprizim de bir erkek çocuğunu anımsatan kısa saçları, sevimli gülümsemesi ile Lee oldu. Şimdi adını hatırlamadığım, dışarıdan düzgün görünüşlü bir spa gözüme çarpmıştı on metre yürüdükten sonra. Bu spada sefil görünüşlü turistler, kendinden geçmiş yüz ifadeleri ile ayak masajı yaptırmıyorlardı. Böylelikle düzgün bir yer olduğuna karar verdim kendimce. İçeri girdim. Masaj yaptırmak istediğimi söyledim. Yarım saat ayak, yarım saat de sırt ve boyun bölgesi kombinasyonuna karar vermiştim. Böylelikle masözüm Lee tarafından ayak yıkama bölümüne alındım. Tayland bir masaj cenneti. Hem çok ucuz, hem de ne yaptılarını iyi biliyorlar. Masaj deneyimlerimle ilgili de ayrı bir yazı yazmayı planlıyorum.

Tayland ile ilgili kanımca bahsedilmesi gereken üç önemli konu var. Budizm, Tay masajı ve yemekleri. Yemeklerini çok beğenmiş olmam dışında, pişirme ile ilgili hiçbir tecrübem olmadığından, bu konudan uzak durmayı tercih edeceğim. Yalnızca ilgilenenler için ufak bir not düşmek istiyorum. Tayland’da, Tay mutfağını öğreten çok sayıda kurs var. Eğer zamanınız varsa ve bu şahane mutfakla ilgili birşeyler öğrenmek istiyorsanız bu yemek kurslarına katılmanız mümkün. İnternet yolu ile önceden rezervasyon da yaptırabilirsiniz.

Lee masajımı bitirdiğinde Tay masajının, Bali masajından ne kadar farklı olduğunu öğrenmiştim. Bel ve sırt masajından sonra omuzlarımdan ve belimden tonlarca yükün kalkmış olduğunu hissettim. Yolculuğum boyunca da düzenli olarak masaj yaptırmayı ihmal etmedim.

Ead’e kahvaltımı sabah sekiz gibi alacağımı söylemiş olmama rağmen uyanamadım. Gözlerimi o saatlerde açmış olsam da vücudum yataktan kalkmak istemedi. Tatilimin ilk sabahında nereye koşturacaktım ki? Önümde iki haftadan fazla zaman vardı. Tembellik yapmaya karar vererek dokuz buçuğa kadar uyudum.

 
 
                                                                    Ead ve ben
Old Bangkok Inn’in kahvaltıları tek kelime ile şahane. Ead beni gülen bir yüzle karşıladı. Önüme rengarenk, soyulmuş egzotik meyvelerden oluşan bir tabak koydu önce. Çünkü otele vardığımda meyve tabağı istediğimi belirtmiştim bana doldurttukları kahvaltı formunda. Ayrı bir tabakta yarım bir mango duruyordu. Bu mango otelin sahibesinin bahçesindeki elli yıllık mango ağacından koparılmıştı. Nasıl tatlı ve lezzetli olduğunu anlatamam. Ead sabah gelirken yine benim için muz yaprağına sarılı sticky rice almış. Yanında da hindistancevizi pancake ikram edildi, ben “cennetteyim galiba” diye düşünmeye başlamışken.
 
Otele ilk vardığımda Ead ile budizm hakkında sohbet etmiştik. Kendime budist demeyi tercih etmediğim halde budizm felsefesine inandığımdan bahsetmiştim. Ead, önemli bir budist öğretmen ve şair olan Vietnamlı  Thich Nhat Hanh ın yazılarını okuduğunu ve budist rahip Tayland’ı ziyaret ettiğinde söyleşilerine katıldığını söyleyerek bana bir kitap uzattı. Kitap budizm ile ilgili genel bilgiler veren bir başlangıç kitabıydı. Kitabın ilk sayfasına da ufak bir not düşmüştü. Böyle bir hediyeyi beklemiyordum.

Her anın bir hikayesi olduğunda daha fazla anlam kazanacağını düşünürüm. Bu anın da bir hikayesi vardı kafamda.

Her yolculuğa çıkışta yanıma mutlaka bir ya da iki kitap alırım. Evden çıkarken son dakikada Pema Chödrön’un ikinci defa okumaya başladığım “When Things Fall Apart” kitabını yanıma almıştım. Pema, okumayı ve dinlemeyi çok sevdiğim budist bir öğretmen. Bu kitabını okumak beni çok rahatlatmıştı ve bu yüzden de yanımda olmasını istemiştim. Beni tanıyanlar kitaplarımın ne kadar değerli olduğunu ve onları kimseye vermekten hoşlanmadığımı bilirler. Herşeyin bir nedeni olduğuna inanmasam da, Pema’nın kitabının yanımda olması o anın bir parçasıydı. Onu hediye ederken, Ead’in doğru insan olduğunu düşündüm. Kitabıma iyi bakılacaktı.

 
                                                                  Chatuchak
Günlerden pazardı ve haftasonu Bangkok’un kaçırılmaması gereken en önemli olaylarından biri de Chatuchak pazarıydı. Burası Tayland’ın en büyük açık pazarı. Aklınıza gelebilecek herşeyi bu pazarda bulmanız mümkün. Almayı düşündüğünüz tüm hediyeleri Chatuchak’tan temin edebilirsiniz.
 
Chatuchak’a gitmek için toplu taşımayı kullanmaya karar verdim. Ama önce otelimden on dakika yürüme mesafesinde olan Wat Bovornives’e uğrayıp amuletlerimi aldım, fotoğraf çektim, yolda bir tuktuk sahibine nazikçe hakaret ettim, o da bana aptal olduğumu söyledi. Bangkok’daki ikinci günümde gerçekten eğleniyordum. Dönüşte de sevimli görünüşlü bir kitapçıda kahve molası verdim.

 
                                                                 Chatuchak
Ead toplu taşımayı nasıl kullanacağımı söylediyse de tam olarak kanal teknesine nereden bineceğimi kestiremiyordum. Kitapçının sahibesi ile sohbet etmeye başladık. Daha doğrusu ingilizce konuşabildiğini fark ettiğimde onu soru yağmuruna tuttum. Sonunda bir kağıt çıkardı ve bana şimdiye kadar gördüğüm en düzgün krokiyi çizerek kanal teknesine nereden bineceğimi, hangi durakta ineceğimi, ne kadar para ödeyeceğimi ve sky treni anlatarak krokinin üzerine Tay alfabesi ile yerlerin isimlerini yazdı. Sonunda elimde ufak bir sanat şahaseri ile kitapçıyı terk ettim. Krokiye göre kanal teknesine bineceğim yerde Golden Mountain denilen önemli bir tapınak varmış. Tapınağın gerçek adı Wat Sraket. O bölgedeki en yüksek nokta olduğu ve stupası altın renginde olduğu için Altın Dağ olarak da biliniyor bu tapınak. Diğer tapınaklardan farkı ne diye sorarsanız, pek bir farkı yok. Sadece çok güzel ve modern hediyelik objeler hazırlamışlar bu tapınağa ait. Uğramanızı tavsiye ederim benim gibi ufak tefek sevimli objelerden hoşlanıyorsanız.

 
                                              Wat Sraket'e çıkan merdivenler
Kanal teknesi bizim dolmuşlar gibi. Kanal boyunca duraklarda insanlar inip biniyorlar. On iki baht ödüyorsunuz bu yolculuk için. Yani hiçbir şeye yakın bir miktar. Durağımda inip biraz yürüdükten sonra kendimi alışveriş merkezleri ile kaplı bir meydanda buldum. Henüz şehirle ilgili yön duygum gelişmediği için tam olarak nerede olduğumu bilmiyordum. Bangkok’taki son günümde fark ettim ki her iki tarafı da alış veriş merkezleri ile kaplı uzun bir caddenin başındaydım. İlk gözüme çarpan bina kültür ve sanat merkezi oldu. Gallery Drip Coffee’yi burada keşfettim.

 
                                              Gallery Drip Café


Küçük bir café burası. Özelliği drip kahveleri. Bildiğimiz filtre kahve aslında. Bir süzgeç kağıdı üzerine koydukları öğütülmüş kahve tanecikleri üzerinden sıcak su döküp kahvenin esansını, yağlarını, tadını bir kaba toplayıp servis ediyorlar. Bunun için de özel bir bar oluşturmuşlar. Süzme işlemini ise renkli seramik süzgeçlerle yapıyorlar. Eğer soğuk kahve içmek isterseniz kahve sürahilerde servis ediliyor ve siz bu sürahiden içiyorsunuz kahvenizi. Orijinal bir his koca sürahilerle kahve içmek. Yalnız o geceyi uykusuz geçirdiğimi itiraf etmeliyim.

 
Wat Intrawihan
 Chatuchak haftasonu pazarı sonsuz büyüklükte bir yer. Giyimden, sanata, antikalara, cilt bakımına kadar herşey buradaki sayısız tezgahlarda, küçük galerilerde satılıyor. Büyüklüğünü gördüğümde gözlerime inanamadım. Çeyreğini bile görmeye fırsat bulamamış olsam da tüm hediyelerimi alabilmem için yeterli zaman geçirdim burada. Sıcak ve rutubet pazarda dolaşmayı ayrıca hiç kolaylaştırmıyor. Birkaç saatten sonra baştan aşağı ıslanmış t-shirtümle kendimi havalandırması olan bir yere atmak için sonsuz bir istek duymaya başlıyordum genellikle. Tüm renkleri ve enerjisine rağmen, Chatuchak da pek farklı değildi. Bangkok’taki son günümdü, en azından şimdilik. Fakat eve dönmeden önce şehirde bir buçuk gün daha geçirdim. Ülkenin kuzeyine ve adalara geçmeden önce Bangkok ile ilgili son anılarımdan da bahsetmek istiyorum. Çünkü hem Bangkok’un farklı bir bölgesini keşfetme, hem de bir tapınakta toplu olarak meditasyon yapma fırsatı bulabildim.


İki hafta sonra Old Bangkok Inn’e geri döndüğümde Ead beni bekliyordu. Saat o kadar geç olmadığından otelin yakınındaki standing Buddha heykelinin bulunduğu Wat Intrawihan’ı ziyaret etmemizi teklif etti birlikte. Budizmi icra eden bir budistle tapınakta zaman geçirme ve gelenekleri hakkında az da olsa birşeyler öğrenme fikri beni mutlu etmişti.

 

Ayakta duran Budha heykeli otuz iki metre yüksekliğinde ve on metre genişliğinde. Heykel cam mozaik ve yirmi dört ayar altın ile süslenmiş. Ead, adaklarımızı aldı. İki çiçek çelengi, tütsüler ve ne olduğunu anlamadığım kağıt parçaları. Meğer kağıt parçalarının içinde altın rengi yaldızlar varmış. O yaldızları ayakta duran Budha heykelinin ayaklarına yapıştırıp dilek diledik. Çiçekleri de ayaklarının üstüne bıraktık. Tütsüleri yaktık. Tek düşündüğüm, dilek dilemenin ne kadar anti-budist olduğuydu. Fakat bu tip ufak seremoniler beni her zaman mutlu etmiştir. Dilek bile tuttum. Her adımda Ead fotoğraflarımı çekiyordu. Tam on altı gündür neredeyse hiç poz vermemiştim, birkaç durum dışında. Şimdi ise birkaç fotoğrafımın çekilmesi hoşuma gitmişti. Ardından tapınağın başka bir bölümüne geçtik. Burası havalandırmalı, küçük, yuvarlak bir odaydı. İçerisi meditasyon yapan Taylarla doluydu. Biz de kendimize bir yer bulup oturduk. Her zaman olduğu gibi ilk beş dakika nefesimi kontrol etmekte zorluk çektim. Ardından vücudum yavaş yavaş çözüldü. Kendimi, odayı dolduran mantra’ya kaptırdım. CD’den çalıyorlardı sanırım. Canlı bir koro yoktu etrafta, zaten yer de yoktu. Odadaki tek Tay olmayan kişi bendim. Yaklaşık yirmi dakika meditasyon yaptık.

 
                                           Wat Intrawihan
Bangkok’a sonsuz şehir dememin nedeni bu şehirde her zevke göre pek çok alternatifin olması. Görülmesi gereken  bölgelerden biri de görünüşe göre tüm expat’ların ve büyük otel zincirlerinin toplanmış olduğu Sukhumwit’di.  Soi 21 den başlayıp bütün bölgeyi sokak numaralarına göre gezebilirsiniz. Her sokakta farklı bir restaurant, bar, gece kulübü bulmak mümkün. Benim aradığım restaurant ise Soi 12’deydi.

Bangkok’un yaratıcı mekanlarından biri Cabbages & Condoms.


                                                    
                                                   Cabbages & Condoms
Aile planlamasının herkesin ulaşabileceği bir konsept olmasından yola çıkılarak yaratılmış bu fikir. Şimdilerde turistlerin en çok gittikleri restaurantlardan biri Bangkok’ta. Sadece ilginç dekorasyonu ile değil aynı zamanda geniş ve lezzetli menü seçenekleri ile de ziyaret edilmesi gereken bir mekan. İçeriye ilk girdiğimde fark etmedim dekorasyonun özelliğini. Evet restaurantın adından anlaşılacağı gibi konsept condom’du. Fakat daha dikkatli baktığımda etraftaki küçük aydınlatmaların condom’dan şekiller yaratılarak dizayn edilmiş olduğunu fark edip kendi kendime güldüm ve çoğunun fotoğraflarını çektim. En çok sevdiğim ise “Angry Bird”  oldu.

 
Ertesi gün Bangkok’taki son günümdü ve ne yapmak istediğime karar verememiştim. Sukhumwit’i gündüz gözü ile tekrar görmek istiyordum. Böylelikle kanal teknesine binip MBT alışveriş merkezinin olduğu meydana geldim. Gallery Drip Coffe’nin bulunduğu kültür ve sanat merkezi ile karşılıklı bu alışveriş merkezi. Caddenin adı Rama I ve bir süre hiçbir yere sapmadan dümdüz yürüdüğünüzde Sukhumwit’e bağlanıyor. Yolda pek çok alışveriş merkezi geçtim. Hiçbiri ilgili çekmedi açıkçası. Kendime, öğlen kahvemi içecek düzgün bir café arıyordum ki karşıma JW Marriot otelin girişinde bulunan The Bangkok Bakery çıktı. İçeri girdikten sonra fark ettim ki burası expat’lerin tercih ettiği bir öğle yemeği mekanıydı. Yalnız itiraf etmeliyim, cappucino yanında servis edilen karamelli kurabiye şimdiye kadar yediğim en lezzetli şeydi. Gerçekten abartmıyorum. Garson kızı çağırıp ne olduğunu sordum. Sadece Swiss cookie dedi. Şeker yemeyi bıraktığım için diğer kek ve kurabiyelerden tatmamak konusunda kendimle savaşıp başarılı oldum. Eğer yolunuz o tarafa düşerse lütfen uğrayıp muhteşem görünüşlü muffin ve keklerden benim için de tadın.

 
                                                     Erawan Çay Evi
 Keyifli bir kahveden sonra yürüyüşüme devam ettim. Yolumun üzerinde alışveriş merkezleri uzayıp gidiyordu. Yine şans eseri şık görünüşlü birinin içine girip Erawan Tea Room’u keşfettim.


Hyatt Otel tarafından işletilen çay evi şimdiye kadar ziyaret ettiklerimin en gösterişlisiydi. Sadece çay değil, Tay mutfağından seçkin lezzetleri de burada tadabilirsiniz. Hafif bir öğle yemeği yedikten sonra çay içmek istediğimi söyledim. Koklamam için önüme bir numune kutusu koydular. Kutunun içinde pek çok çeşit çay vardı. Siyah, yeşil ve beyaz çay çeşitleri ile meyve çayları. Tatlı çay içemediğim için meyve çaylarını her zaman es geçerim. Öğle yemeği sonrası olduğu için de siyah çay tercih ettim. Sunumlar ve güler yüzlü servis mükemmeldi. Ev için ise şimdiye kadar hiç duymadığım mavi renkli bir bitkinin (Butterfly Pea Flower)  çayını aldım. Şimdilerde evimde keyifle mavi rengine hayran olarak içiyorum.


                                               Wat Arun detay
Bangkok’un büyüsüne kapılmamak elde değil. Benim için her gördüğüm, duyduğum, tatdığım şey yeni ve heyecan vericiydi. Arkadaşlarım yolculuğum boyunca zaman zaman sordular “tek başına hiç canın sıkılmadı mı?” diye. Hiç yalnız kalmadım ki. Yolda pek çok insanla karşılaşıp sohbet etme imkanı buluyorsunuz. Üstelik yeni yüzler, yeni hayatlar ve yepyeni hikayeler... Buradan eskileri taşımanın hiç bir anlamı yoktu benim için...

Bir sonraki yazım Tayland’ın kuzey şehirlerinden biri olan Chiang Mai hakkında...

24 Kasım 2012

Napoli... Kocaman bir Mahmutpaşa


Bir arkadaşım Napoli için şöyle demişti.

"Kocaman bir Mahmutpaşa".

Trenden iner inmez karşılaştığım manzara Mahmutpaşa'yı aratmayacak cinstendi. Roma'dan tren yolculuğum rahat ve kısa sürmüştü. Beklenenin aksine herhangi bir röter olmadı. İtalya'da herşey tıkır tıkır mükemmel işliyor bu anlamda.

Tren istasyonu civarı tam bir keşmekeş. Aman tanrım ben nereye geldim diyor insan ilk refleks olarak. Kendimi bir taksiye atıp otelimin adresini verdim. Neyse ki kalacağım yeri bir İtalyan arkadaşım ayarlamıştı. Hem güvenli, hem de nezih bir yer olsun diye de oldukça özen göstermişti. Takside otelime giderken yolda şahit olduğum kaos iyi ki de kendim rezervasyon yapmaya kalkmamışım dedirtti bana.

Hindistan'daki trafiğe şahit olduktan sonra artık beni hiçbir trafik kaosu şaşırtamaz derken, Napoli'nin bir Avrupa şehrinden beklenmeyecek kadar felaket olduğunu gördüm. Trafikte kural yoktu. Hindistan'daki gibi hayvan da yoktu. Ama her yerden bir scooter fırlayabiliyordu arabaların önüne. Korna gürültüsünden geçilmiyordu.

Otelim istasyona yarım saat mesafede deniz kenarında avlulu bir binanın dördüncü katındaydı. Locanda del Mare, sadece yayalara tahsisi edilmiş genişçe bir cadde olan via F. Caracciolo'nun en sonundaydı. Sevimli, sade odaları olan küçük bir butik oteldi burası. Apartmanın kapısından dışarı adım attığımda Capri adası ile burun burunaydım. Evet Napoli'nin en gözde aktivitelerinden biri sosyetik Capri adası ziyareti.

 
                                        San't Elmo'dan kuşbakışı

Via Caracciolo çoluk çocuk, bisikletli ve koşan insanlarla doluydu. Yol boyunca göze çarpan küçük kumasallarda yaşlı insanlar güneşlenirken sohbet ediyorlardı. Lokal hayatın gündelik akışına tanık olmak iyi geldi. Kendimi bu akışa kaptırabilir ve bu şehirde sakin zaman geçirebilirdim. Daha güneyde olduğum için hava epey sıcaktı. Otelimin resepsiyonistinden aldığım bilgiye göre Napoli’nin ana alış veriş merkezi Via Chiaia on beş dakikalık yürüme mesafesindeydi. Yürüyüşüme başladığımda karşımda, birkaç kilometre uzakta denizin üzerinde kurulu Castel Dell’Ovo bütün ihtişamı ile göze çarpıyordu. Napoli önemli bir liman şehri olduğundan tarih boyunca çeşitli saldırılardan korunmaya ihtiyaç duymuş. Bu yüzden şehirde üç adet kale var. Castel Dell’Ovo ve Nuovo sahil tarafındayken, Castel Sant’Elmo ise şehrin en yüksek tepesinde bulunuyor.

                                           Castel Dell'Nuovo

Sahil boyunca yürüyüşüm Piazza Vittoria’ya kadar devam etti. Oradan içeri Via Chiaia’ya döndüm. Bir alışveriş caddesi burası. Piazza Trieste’de son buluyor. Bu yolun sonunda da pek meşhur gibi görünen büyükçe kalabalık bir cafe gözüme çarptı. Kahve zamanı da gelip çatmıştı bu kadar yürüyüşün üzerine. Boş bir masa bulup Gran Caffe Gambrinus’a oturdum. Uzun kahve menüsü kafamı karıştırmıştı. Etrafımdaki masalarda neler sipariş edildiğini kestirmeye çalışarak Gambrinus’a özel kremalı bir kahve söyledim. Yanında tatlı birşeyler de yemek istemiştim. Bu bölgeye özel ne yiyebileceğimi sorduğumda, bizim ekmek tatlısına benzer Rum Babayı önerdiler. Kahve benim zevkime göre çok kremalıydı ama tatlı pek şahaneydi.

                                              Galleria Umberto

Buradan yukarı dönüp biraz yürüyünce ihtişamlı binası ile Galleria Umberto karşıma çıktı. Cep telefonlarının olmadığı zamanlarda burası şehirdeki buluşma merkeziymiş. Şimdilerde ise içinde, ofislerin yanı sıra kayda değer olmayan birkaç cafe ve mağaza bulunuyor. Yüksek camekanlı tavanı avluyu aydınlatırken son derece ferah bir hava katıyor yapıya. Kubbenin tam ortasında, zeminde, oniki astrolojik işaretin mozaiklerini görmek mümkün. Gerçekten hoş bir süsleme olmuş.

                                             Castel San't Elmo

Biraz daha yukarı doğru avare avare yürümeye karar vermiştim ki hemen yol üzerinde Castel Sant’Elmo’ya çıkan füniküleri fark ettim. Zaten günün geri kalanı için planladığım birşey de yoktu. Vagona zıpladım. Şimdi şehrin tamamen farklı bir bölümündeydim. Sık ağaçlıklı sokaklar, sakin, ama hep dik yokuş. Kaleyi gösteren okları takip ederek en tepeye kadar tırmandım. Kaleye giriş beş euro ve yanında herhangi bir harita ya da bilgi broşürü bile vermiyorlar. Oysa ki seyahat defterim için böyle küçük detaylara ihtiyacım var. İnsanlar çoğunlukla neden tarihi yerlerin biletlerini istediğimi, broşürleri ve haritaları topladığımı anlayamıyorlar. Genellikle “yazar mısınız, gazeteci misiniz” gibi  sorularla karşılaşabiliyorum. “Hayır sadece hobi olarak yazıyorum” demekle yetiniyorum karşılığında.

 
                                                Napoli Liman

Kale beşgen bir mimariye sahip. Askeri olarak önemli bir özellikmiş. Bir broşürüm olmadığı için daha fazla detay hatırlayamıyorum açıkçası. Surların tepesinden şehrin ve Capri adasının manzarası muhteşem. Kalenin koridorlarında dolaştım bir süre. Manzara dışında pek de görülecek birşey yok burada. Kalenin hemen karşısında bir restaurant fark etmiştim. Aynı manzaraya hakim güzel bir yere benziyordu. Napoli’deki ilk pizzamı burada yedim. Yanında içtiğim prosecco beni mayıştırmıştı. Ne şahane tembel birgün diye düşündüm. Şehre dönerken küçük bir takı dükkanı dikkatimi çekti. Napoli’de oyma anlamına gelen cameo önemli bir zanaat. Mercan ve çeşitli deniz kabuklarını, elde çivilerle ince ince oyarak takılar yapıyorlar. Son ürünlerdeki el işçiliğinin zarafetinin yanında  beni en çok etkileyen bu oymaları yaparken kullandıkları ilkel çiviler, tahta kalıplar ve tezgahlardı. Dükkan sahibi usta, nasırlı ellerini göstererek bu işin o kadar da kolay olmadığını anlatmaya çalıştı. Napoli eski çağlarda bir yunan şehriymiş ve bu zanaat da yunanlılardan geliyormuş. Kendinden sonra yetiştirecek çırak bulmak günden güne zorlaştığından cameo yavaş yavaş yok oluyormuş. Herkes çabuk ve kolay kazanç peşinde olduğundan bu tip sabır isteyen zanaatlar dünyanın her yerinde ölmeye mahkum edildiler ne yazık ki. Nedense içimden bunu insan münasebetleri ile de ilişkilendirmek geliyor. Fakat bu yazı konusunun dışında olduğundan pek üstünde durmayacağım.     

 
                                                   Şarküteri

Dönüşte fünikülere giden yolu kaybetmem çok da şaşırtıcı değildi. Kendimi kalabalık bir alışveriş caddesinin ortasında buldum. Cumartesi günü olduğundan herkes sokaklarda sohbet ediyor, içkilerini yudumluyor, birilerini bekliyordu. Çoğu genç insanlardan oluşan kalabalık, hayat dolu ve enerjikti. Gördüğüm kadarı ile Napoli oldukça genç bir şehir. Bunun yanında ne yazık ki ingilizceleri oldukça sınırlı. Elimde harita nasıl sahile yürüyebileceğimi sormaya çalıştım. Neyse ki çok yardım sever insanlar. Genç bir kadın ters istikamette yürüdüğümü ve sahile çok uzak olduğumdan füniküleri tercih etmemi söyledi yarı italyanca yarı ingilizce. Ayaklarım beni öldürmeye başlamışlardı bile. Böylelikle trene binmenin en doğrusu olacağını anlayarak kadının tarif ettiği yönde devam ettim. Biraz karışık da olsa füniküleri bulmam çok uzun sürmedi. Otele vardığımda akşam olmak üzereydi ve ayaklarımın ağrısından ağlayacak noktaya gelmiştim. Kaldı ki tüm seyahat boyunca spor ayakkabılar giymeme rağmen. Duşa girdikten sonra yatağa uzanıp bacaklarımın altına yastıklar koyarak ayaklarımı rahatlatmaya çalıştım. Gezmek tozmak iyi güzel de, her yeri herşeyi göreceğim diye kendimi paralamaktan vazgeçmem gerek artık.

 

Pazar günkü programım Pompei ve Vezüv Yanardağı’ydı. Turlar paket olarak turistlere sunuluyor otellerde. Bu iki yeri gezmek doksan euroya mal oluyor. Kendim de gidebilirdim. Fakat uğraşmak istemedim. Organize bir tur ile hayat daha kolaylaşıyor genellikle. Nitekim öyle de oldu. Sabah gelip beni otelimden aldılar. Küçük bir otobüs dolusu Kanadalı ile beraberdim. Sonradan birkaçı ile sohbet ettiğimde gemi seyahatinde olduklarını ve İstanbul’dan geldiklerini öğrendim. Şehrimi çok sevmişler. Eh turist olduğum ender zamanlarda ben de seviyorum. Ama bunu onlara söylemedim tabi.

                                             Pompeii Meydan

İlk durağımız Pompei idi. Bu eski Roma İmparatorluğu şehrinin az çok hikayesini biliyordum. Eski şehirleri gezmek herkese çok cazip gelmeyebilir. Genellikle insanlar “taş yığını mı göreceğiz?” diye tepki verirler. Benim için ise şehrin, Vezüv yanardağının patlaması sonucu küller altında kalması ilgi çekiciydi. Fakat kalıntıları gezdikten ve rehberimizin anlattıklarını dinledikten sonra esas hikayenin şehrin mimarisi, yaşantısı ve işleyişi olduğunu fark ettim. Milattan önce 6. ve 7. yüzyıllarda başlamıştı hayat bu şehirde. En son Roma İmparatorluğu hakimiyetine girdiğinde milattan sonra 1. yüzyıllarda şehirde 20.000 kişinin yaşadığı düşünülüyor. Önemli bir ticaret ve liman şehriymiş. Kanalizasyon sitemi olmadığından yolları kullanmışlar kirli suyu akıtmak için. Fakat insanların kirlenmeden yürüyebilmesi için yüksek kaldırımlar ve yüksek yaya geçitleri inşa etmişler. Evlerin giriş katları genellikle dükkan olarak kullanılmış. Sokağa bakan kısımlarında tezgah üzerinde topraktan yapılmış çukur bölmeler göze çarpıyor. Buralarda sıcak yiyecekler satılıyormuş ayak üstü gelip geçenlere. Günümüzün fast foodu olarak tanımladı rehberimiz. İnsan ihtiyaçları pek de değişmedi anlaşılan ikibin yıldır. Bunu şehrin mükemmel planlamasından anlamak mümkün. İçme suyu kurşun, kullanma suyu ise toprak borularla taşınıyormuş, aslında tam tersi olması gerekirken. Kurşun zehirlenmesinden dolayı Pompei krallarının deli oldukları söyleniyor.

                                               Stabian Banyo

Şehirde çok gelişmiş ortak bir banyo sistemi mevcut. En merkezi, büyük ve eski olanı Stabian Termal Banyo. Kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde yıkanıyorlarmış. Bu bölümler de kendi içlerinde değişim odası, soğuk, ılık ve sıcak banyolar olarak ayrılıyorlar. Erkekler için aynı zamanda spor yapabilecekleri bir alan da tahsis edilmiş. Banyolar, ısıtıcı odasında kaynatılan suyun buharı duvarlarda ve zeminde inşa edilmiş boşluklardan geçirilerek ısıtılıyormuş. Oldukça sofistike bir sistem olduğu kalıntılardan anlaşılabiliyor.Yer yer duvar süslemelerine rastlamak da mümkün.

                                              Lunapare Menü

Pompei’nin diğer ilginç bir özelliği de genelevleri. Önemli bir ticaret şehri olduğu için pek çok yabancı ziyaretçiye ev sahipliği yapmış tarih boyunca. Şehirde otuzbeş adet genelev olduğu düşünülüyor. Bunların en büyüğü Lunapare, iki katlı ve on odalı bir bina. Alt katlardaki odalar önemsiz müşterilere tahsis edilirken, üst katlar daha pahalı olduğu için paralı müşterilere kiralanırmış. Her odanın kapısının üzerinde farklı pozisyonları gösteren menüler mevcut. Farklı ülkelerden gelen tüccarlar, kadınlarla aynı dili konuşmadıklarından, anlaşmak konusunda zorluk yaşanmaması için istedikleri menüyü işaret etmeleri yeterli olurmuş. Lupanare’de odalar oldukça ufak ve konfordan uzak. Sadece bir yatak göze çarpıyor. Şehrin geniş bulvarında yürürken rehberimiz bize yerde Lunapare’nin yönünü gösteren penis şekilli oymaya dikkatimizi çekti. Müşterilerin mekanı kolay bulabilmesi için bu işaret evlerin duvarlarında ve caddelerde kullanılmış çokça. Aynı zamanda fallus bereket anlamına geldiği için, şekil kadınlar tarafından takı olarak da giyilmiş.

                                      Lunapare Oda ve Yatak

Eski şehirlerin taş kalıntılarını gezdiğimde düşünürüm karşılaştığım detaylar hakkında. Günümüzün imkanları ile kıyaslamaya çalışırım. Binlerce yıl önceki hayat günümüzün modernizmine göre çoğu zaman küçümsenir. Sanki o zaman daha aptallardı da yıllar geçtikçe akıllanıp, ancak şimdiki teknoloji düzeyine ulaştıktan sonra daha konforlu hayatlar yaşamaya başladık. Oysa ki M.Ö ki yüzyıllarda da sistemler vardı. Şimdi kullandığımız aynı sistemlerin temelleri kullanılmıştı şehirlerde. İnsan ihtiyaçları, arzuları, ihtirasları değişmedi. Temelde değişmedik. Sadece artık daha parıltılı ve pürüzsüz objeleri tercih eder olduk. Eğer mükemmellik yüzeylerdeyse, evet yüzeysel olduk.

                                                Vezüv Krater

Günümün ikinci durağı Vezüv yanardağı oldu. Ulusal Park olan dağın eteklerini otobüs ile 1000 metreye kadar tırmandık. Vezüv’ün zengin bir faunası var. Otuz farklı tür memeli, yüzelli kuş türüne ev sahipliği yapmasının yanı sıra, toprağın mineraller açısından zengin olmasından dolayı da ödüllü domatesleri var bu bölgenin. Manzara ise ayrı etkileyici. Biletlerimizi aldıktan sonra tırmanmaya başladık. Elimize birer sopa tutuşturdular girişte. Tırmanış o kadar da kolay değildi. Hiç durmadan aynı tempo ile tırmanmak gerekiyor. Büyük kraterin denizden yüksekliği 1280 metre olmasına rağmen dönerek tırmandığımızdan yaklaşık iki kilometre kadar yol kat etmiştik. Kratere ulaştığımda nefes nefeseydim. Vezüv şu an uyuyan bir yanardağ. Tekrar patlayacağını düşünüyorlar. Ama ne zaman olacağı bilinmiyor. Kraterin genişliği yaklaşık 500, derinliği ise 250 metre civarında. Koleksiyonum için bir iki volkanik taş aldım. Etna Yanardağından da taş numunelerim var evdeki çanağımda. Sonsuz mavilik insanı sarhoş edecek kadar derin ve göz alabildiğine Vezüv’ün zirvesinde. Keşke taze havayı içime çekecek biraz daha zamanım olsaydı. Organize turların en büyük sorunu zamanın kısıtlı olması ne yazık ki. Şehre dönmemiz gerekiyordu. İniş, çıkıştan daha az yorucu oldu, dizleri zorlamasını düşünmezsek eğer. En azından ciğerlerim acıdan kıvranmıyordu otobüse vardığımda.

                                            Vezüv'ün Tepesinde

Vezüv, Napoli’ye sadece yirmi kilometre uzaklıkta. Şehre vardığımızda akşam olmak üzereydi ve yemek zamanıydı. Alışveriş caddesinde inip kendime yemek yiyebileceğim düzgün bir restaurant bulmaya çalıştım. Napoli’de yemek yiyecek bir yer bulmak Roma’dan çok daha zor ne yazık ki. Piazza del Martini’de etrafıma bakınmaya başladım. Gözüme hoş bir bar ilişti. Garsonlardan birine nerede yemek yiyeceğimi sorduğumda bana barların, pubların yoğunlukta olduğu Via Alabardieri’deki Umberto’yu tavsiye etti. Çok doğru bir seçim olduğunu anladım mekana varır varmaz. Yerel insanların tercih ettiği bir yerdi. Balık yiyip, beyaz şarap içtim ufak bir şişe. Günün bütün yorgunluğu, tozu toprağı bir anda yok olmuştu. İtalyan şaraplarının her derde deva olduğunu düşünmeye başladım.

 
 
Napoli’de son bir günüm vardı ve hiçbir planım yoktu. Ne güzel, sokaklarda avare avare dolaşıp cafeden cafeye zıplarım diye hayal ediyordum. Nitekim de öyle oldu. Napoli’ye özgü el sanatlarının satıldığı S. Gregorio Armeno’ya daracık sokaklardan geçerek ve elimdeki şehir haritasını takip ederek vardım. Çok renkli bir bölge burası. Her yerde Pulcinella, yani palyaço balet figürlerini görmek mümkün. Napoli’nin simgesi olan palyaçonun yanı sıra, bereket simgesi olan büyüklü küçüklü kırmızı biberler de göze çarpıyordu. Buzdolabıma yapıştırmak için mıknatıs ve bir iki hediye de alıp sokağın içlerine doğru fotoğraf çekerek ilerlemeye devam ettim. Napoli’ye gelmeden önce konuştuğum pek çok kişi, sokaklarda elimde fotoğraf makinelerimle yürürken çok dikkat etmem gerektiğini, hatta mümkünse büyük makinemi yanıma almamamı salık vermişlerdi. Bense tam bir turist edasıyla her yerimden makine ve aksesuar sarkarak sokaklarda yürürken kendimi hiç güvensiz hissetmedim. Nitekim başıma herhangi kötü bir olay da gelmedi. Napoli’nin turistik bölgeleri oldukça güvenli. Tabi tren istasyonu civarı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Zaten oralarda da dolanıp fotoğraf çekmeyi arzu etmezdim.
                                            Piazetto Nilo, Cafe

Kahve zamanı gelip çatmıştı. Yeraltı şehrini gezmeden önce Piazetto Nilo’da sevimli bir cafeye oturup espresso ve prosecco molası vererek, seyahat defterime günün duygularını karaladım. Gelip geçen insanları izledim. Turist olmak yorucu bir iş aslında. Ara ara zamanı durdurup, keyfini çıkarmak gerek anın. Napoli’de olduğumun farkına vardım.

                                            Sotterranea'ya iniş

Napoli’nin meşhur yeraltı şehri Sotterranea gerçekten görülmeye değer ilginç bir yer. Şehir asırlar boyunca İtalyanların tufo dedikleri katman katman volkanik külün içinden oyularak yükselmiş. Yunanlılar tufoyu kazarak M.Ö. 470 yıllarında  “Yeni Şehir” anlamına gelen Neapolis’i kurmuşlar ve şehrin ismi daha sonra Napoli olarak değişmiş. Ama ilk kazılar çok daha eskilere, M.Ö. 5000 yıllarına kadar gidiyor. Daha sonra Romalılar tufoya, tüm şehrin altına yayılan su kanalları oymuşlar. İlk hıristiyanlar ise mağaralar kazarak buralarda dua etmişler. Yeraltı şehri 1880 yılında kolera salgınının baş göstermesi sonucunda II. Dünya Savaşı’na kadar kapalı kalmış. Savaş sırasında ise yeraltı şehri Napolitanlara sığınak olmuş.

                                   II. Dünya Savaşı Bombaları

İlk durağımız 6000 kişilik kapasitesi ile zamanında Nero’nun depreme rağmen sahne performansına devam ederek şarkı söylediği  M.Ö. 1. yüzyıldan kalma yunan-roma tiyatrosu. Şu an bu tiyatronun üstünde otuza yakın aile yaşamakta. Bu yüzden de tiyatronun tümünü kazıp çıkaramıyorlar. Napoli’de yıllanmış tarih ve gündelik hayat birlikte, iç içe akıp gidiyor görünüşe göre. Turumuz bizi, zamanında sahne arkası olarak kullanılan bölüme kadar götürebildi. Tiyatronun tamamı şehrin dar ve çapraşık sokakları altında kaybolup gidiyor.  
 
                                                                    Sotterranea

Birbirine bağlı tünellerde dolaşarak ikibin yıl boyunca kullanılmış su kanallarını keşfettik. Rehberimiz bir açıklıkta elimize mumlar tutuşturarak bizi, bir kişinin bile çok zor geçebileceği su kanallarına sokarak onu izlememizi söyledi. Kanalın sonunda suyun toplandığı bir havuza vardık. Yerin altında büyükçe bir şehir olduğunu o zaman çok daha iyi anladım. Yolumuzun üzerinde savaş sırasında sığınak olarak kullanılmış bölümlerde, artık paslanmış ve tarihteki tozlu yerlerini almış çocuk bisikletleri, arabalar, ve bir takım objeleri gördük. Bombalardan kaçan insanlar burada sonlarının ne olacağını bilmeden günler, belki de haftalar geçirmişler ve duvarlara umutsuzluklarını anlatan sözcükler kazımışlar. Duvarlara dokunup onların çaresizliklerini hissetmeye çalıştım. Oradaydılar, yaşamış, korkmuş, dua etmiş, ağlamış ve sonra da yok olup gitmişlerdi. Çok eski bir şehir Napoli.. Tıpkı Anadolu şehirleri gibi... Üzerinden gelip geçen medeniyetlere tanık olmuş boyuna...

                                               Sotterranea
                                                 
Dönüşte gözüme kestirdiğim bir yerel restauranta gittim akşam. Daha sonradan yerel olmadığını, daha çok kuzey yemeklerinden oluşan bir menüleri olduğunu öğrendiğimde kalkıp başka bir yer arayamayacak kadar yorgundum. Restaurant boştu, tek müşterileri bendim. Ne yiyeceğimi bilmediğimi anlayan sevimli şef yanıma gelerek bana küçük tadlar hazırlayacağını söyledi. Çok sevinmiştim. Her tabaktan sonra yanıma gelip beğenip beğenmediğimi sordular. Domuz sosisi hariç yediğim herşey lezzetliydi. Sanıyorum bir aile restaurantıydı. Arka masada, dostlar arasında muhabbet ve yemek hazırlığı sürüyordu ben ayrılırken.