6 Şubat 2011

Kapadokya'ya Yolculuk 3

2010, Şubat
Dönüş
Bugün dönüş yoluna geçiyoruz. Sabah kahvaltısı için mutfağa indiğimizde kahvaltımız hazır bizi bekliyor. Mutfakta dün akşama göre bir değişiklik olduğunu fark ediyorum. Şöminenin üstünde duran bazı heykelcikler artık orada durmuyorlar galiba. Soframız, yine reçeller, tereyağı, zeytin, peynir ve kuru meyvelerle donatılmıştı . Salih bey bir süre sonra kapıda görünüyor. İlk söylediği şey ''heykellerin yerini değiştirdik fark ettiniz mi? Dün akşam Kaan modern görünen heykellerin duvar resmine uymadığını söyledi. Biz de diğerlerini koyduk.'' O bunu söyledikten sonra gerçekten de fark ediyorum ki şöminenin üstüne, Rafael'in duvar resmi önüne yakışan, daha rönesans dönemi görünümlü üç heykel yerleştirilmiş. Salih bey görüntünün bu son halinden oldukça memnun bizim de fikrimizi almak istiyor.
Kendisi detaylar konusunda çok hassas bir insan. Biz kahvaltı ederken o da barın arkasında bir şeylerle ilgileniyor. Ne yaptığını sorduğumda bana çekmeceleri düzenlediğini söylüyor. Ardından da ekliyor '' insanlar kıl derecesinde titiz olduğumu söylerler.'' Gülüyoruz ve yok o kadar değil diyerek kibar olmaya çalışıyoruz. Fakat Salih bey gerçekten aşırı titiz bir insan.

Kahvaltımıza devam ederken bir yandan da sohbet ediyoruz.

Tekrar yola çıkma zamanı geldi. Salih bey bölgeden ayrılmadan önce bize uğramamız gereken birkaç yer öneriyor. Vedalaşıyoruz. Bizi, yaza doğru terasta kahvaltı etmek için tekrar beklediklerini söylüyorlar. Çok gerçekçi olmasa da ‘’tabi geliriz’’ deyip yola koyuluyoruz.
Soğanlı istikametinde önce Cemil adlı köye uğruyoruz. Burada eski bir kilise varmış. Kaç tarihinde kimler tarafından yapıldığını bilmiyoruz. Arabamızı köy meydanına park ediyoruz. Yaşlıca bir amca yanımıza yaklaşıyor. Ona kilisenin nerede olduğunu soruyoruz. Bizi götüreceğini söylüyor. Önce istemesek de amca bizi can evimizden vurup ‘’size bazı tarihi bilgiler verebilirim.’’ diyor. Biz de ‘’tamam bari nereyi gezdiğimizi bilelim’’ diyerek amcanın peşi sıra kiliseye yollanıyoruz.
Amcaya soruyorum; ‘’amca bu kilise kaç tarihinden kalma?’’ Birkaç saniye duraksıyor. ‘’Çok eski.’’

Biz tarihi bilgiler alacağımızı beklerken, amca bize, kilisenin içinde çocukluğunun geçtiğini söyleyerek orada oynadığı oyunları anlatmaya başlıyor. Biz de dinleyip sorular sormaya devam ediyoruz. Kilisenin içi harabe halini almış. Sicilya’da gördüğüm kiliseleri hatırlıyorum. Tertemiz, iyi korunmuş, hiçbir duvarında tek bir çizik bile olmayan şahane yapılar. Ülkemizde eskiye sahip çıkmak, hele ki kendi dinimizden olmayan eskiye sahip çıkmak neden bu kadar zor?
Amca kiliseye yakın oturuyor. Oraları elinden geldiği kadar temiz tutmaya çalışıyormuş. Bu yapı ile birlikte aslında çocukluğunu ve anılarını da canlı tutuyor besbelli. Onları yıkılmaya, yok olmaya terk etmek istemiyor.
Kilise, iyi korunmamış olmasına rağmen, içine girdiğimiz andan itibaren, kendi şaşalı zamanlarında güzel bir yapı olduğunu düşündürüyor . Kurşunla desteklenmiş tek parça sütunlar, duvarlarındaki ne olduğu çok da anlaşılmayan renkli resimler ve şekiller, sütunlar arasındaki geniş alanı ile insana huzur duygusu veriyor. Amca durmadan anlatıyor. Ama anlattıklarının tarih ile uzaktan yakından bir alakası yok. Bir dizi çekilmiş buralarda. Film ekibiyle ateş yakmışlar bir akşam. Etrafında oturup sohbet etmişler. Anıları böylece devam edip gidiyor.  
Kiliseden çıkıp arabamıza yürürken yağmur başlıyor. Bize eşlik ettiği için amcaya teşekkür edip bahşiş veriyoruz. Önce almak istemiyor. ‘’Çay içersin amca’’ deyince kabul ediyor.
İstikametimiz yol üzerindeki Şahin Efendi köyünde yakın zamanlarda, tesadüfen bulunan eski bir Roma antik şehri Sobesos. Burada kazılar hala devam ediyor. Kazılıp çıkarılan bölgelerin bir kısmı ziyarete açık. Ben kazı alanına ilerlerken görevli arkamdan geliyor ve bana alandaki bazı önemli bölgelerin neler olduğunu anlatıyor. Toplantı salonu olarak kullanılan bölümde Roma döneminden kalma çok güzel yer mozaikleri ortaya çıkarılmış. Bu sefer Zeugma geliyor aklıma. Sobesos mozaikleri Zeugma’dan çıkarılanlar kadar ihtişamlı olmasalar da, bir dönem bu bölgede Roma hükmünün sürdüğünü göstermeleri açısından çok önemliler. Roma yönetiminden sonra burada Bizans da bir kilise inşa etmiş. Asırlar boyunca bu bölgede tarih ve medeniyetler iç içe geçmişler. Anadolu için neden medeniyetler yatağı dendiğini buradaki harbelerde bir kez daha anlıyoruz.
Biz harabeleri terk ederken yağmur hızlanıyor. Kayseri’ye yaklaşık bir saatlik yolumuz var. Bu sefer bilmeden eski yolu kullanıyoruz. Tepeleri aşıp, daracık bir yoldan uçsuz bucaksız gibi görünen bir ovaya doğru yol alıyoruz. Karşımızda Erciyes dağı tüm ihtişamı ile bizi selamlıyor. Bu arada yağmur durup bulutlar aralanıyor. Manzara o kadar güzel ve etraf o kadar sessiz ki, arabayı kenara çekip bu manzarayı fotoğraflıyoruz.

Yorgun argın havaalanına vardığımızda üzerimizde, bir yolculuğu daha tamamlamış olmanın dinginliği var. Uçak rötar yapmış , havaalanının bir CIP salonu yokmuş ve üstümüze dönüş hüznü çökmüş, hiçbiri umurumuzda değil. Gördüklerimizin, fotoğrafladıklarımızın ve hayatlarına şahit olduğumuz insanların varlığı ile dopdoluyuz. Bir sonraki yolculuğa kadar…  
                 

Kapadokya'ya Yolculuk 2

2010, Şubat
Onların Hikayesi
Otele dönüşümüzde kapıda karşılanıyoruz. Salih bey bizi dostlar arasında bir akşam yemeğine davet ediyor. Önce günümüzün nasıl geçtiğini soruyor. Daha sonra da akşam yemeğe bazı arkadaşlarını davet ettiğini, bizim de katılmak isteyip istemediğimizi. Biz de onun bu nazik davetini kırmayıp olur diyoruz. Ece çok yorgun olduğu için yataktan çıkmak istemiyor. Galiba beynimize her zamankinden daha fazla oksijen gitti bugün. Onu neredeyse sürükleyerek yataktan çıkarmak zorunda kalıyorum. Elimizde bir gün önce satın aldığımız, ama içmeye fırsat bulamadığımız bir şişe kırmızı şarap ile otelin mutfağına konuk oluyoruz. Salih bey ve kız arkadaşı Duygu, Kaan-Gülhan çifti ile 8 aylık oğulları Doruk mutfakta bizi bekliyorlar. Yemeği Duygu hazırlamış. Salih bey ile birlikte bize ev sahipliği yapıyorlar.
İlk akşam otele geldiğimizde karşılaştığımız kız Duyguymuş. Yani Salih bey in kız arkadaşı. Aşk romanı da Duygu’ya aitmiş. Okuması için Salih beye vermiş. Gözlemlerimizde yine yanılmamışız anlaşılan.
Mutfağa adım attığımız anda Ece ile aynı şeyleri hissettiğimizi biliyordum. Masanın bir köşesinde annesinin yemek yedirmeye çalıştığı 8 aylık bebeği gördüğümüzde ikimiz de acaba yemek davetini kabul etmekle hata mı ettik diye düşünmüşüz.
Yemekler servis ediliyor. Sohbet ilerledikçe yavaş yavaş bu insanların hayatlarına vakıf olmaya başlıyoruz. Salih bey ile zaten kahvaltıda uzun uzun sohbet etmiş ve onu az da olsa tanımıştık. Sıra diğerlerini tanımaya geliyor.
Duygu, ilk bakıldığında çok da fazla akılda kalmayan sıradan bir kız. Bir yandan bize servis yapıyor, bir yandan da Kaan ile gündelik konuşmasını sürdürüyor. Salih bey dışında diğer üçü bölgede öğretmenlik yaptıkları için, iş ile ilgili konuşacak çok ortak konuları var anlaşılan. Biz Ece ile sessiz kalıp konuşmaları  dinlemeye devam ediyoruz. Soru sormamız gereken yerlerde, konuyla ilgili görünmek için sorular soruyoruz. Bu şekilde sohbet derinleşiyor. Duygu'nun, öğretmenliğin yanı sıra sosyoloji konusunda yüksek lisans yaptığını, ayrıca üniversite üçüncü sınıf öğrencisi olduğunu öğreniyoruz. Kamu yönetimi de okuyormuş sosyolojinin yanında. O, konuşup planlarından bahsettikçe Ece ile ilgimiz daha da artıyor. Dışarıdan kendi halinde, sıradan gibi gözüken bu kız bizim için birden ilginç bir karaktere dönüşüyor. Nevşehir'de yaşamaktan sıkıldığından, seneye yüksek lisansı bittiğinde tayinini Selçuk İzmir'e isteyeceğinden bahsediyor. Salih bey tüm bu konuşmalar sırasında sessiz kalmayı tercih ediyor. Sanki bu konu ile ilgili, aralarında daha önce bir gerginlik yaşanmış ve Salih bey Duygu'nun gitmek istemesi ile ilgili mutlu değilmiş gibi.
Duygu daha önce Siirt'te de öğretmenlik yapmış. Şehri sevmemesine rağmen oradaki arkadaşlıklarını hala özlüyor. '' Ben eskiye dönük yaşayan bir insanım.'' diyor konuşmasının bir yerinde. İşte o an benim ilgim tamamen daha sonra söyleyeceklerine odaklanıyor. ''İnsan ne olursa olsun değişime ve yeni şartlara ayak uydurabiliyor. Eskiye özlem duysa da yeniye de adapte olmasını her zaman başarabiliyor.'' Gözlerindeki umutlu bakış ve anılarına bağlı yaşamayı seçse de, daima ileriye yönelik hayat felsefesi ile beni derinden etkiliyor.
Kaan ve Gülhan çifti, oğulları Doruk'u uyutmak için bir ara ortadan kayboluyorlar. Bir süre sonra Kaan tekrar bize katılıyor. Mutfağın bar tezgahında duran şarap şişesinden kendine bir kadeh şarap doldurup sohbete başlıyor. Kaan ressam. Mutfaktaki duvar resmini o yapmış. Rafael'in Galatea tablosunun bir kopyası. Beğendiğimizi söylüyoruz. 5 yıl önce İzmir'den gelip buraya, Mustafapaşa'ya yerleşmişler. Öğretmen olarak tayinleri buraya çıkmış. Mustafapaşa, öyle yol üstünde, insanın kafasına esip de yerleşeyim diyeceği türden bir kasaba değil. Güzel olmasına güzel. Fakat iç Anadolu bölgesinin orta yerinde, çok güzel taştan rum evleri ile bezenmiş sakin bir kasaba. Burada iki bin kişi yaşıyormuş. Ece ile bu insanların nerede olduğunu merak ediyoruz. Çünkü kasabanın ufak sokaklarında dolaşırken çok fazla insanla karşılaşmıyoruz.
Gülhan, oğlu Dorukla ilgilenirken çok bitkin görünüyor. Sanki hayatından bezmiş gibi.

Kaan ufak tefek, incecik bir insan. Şeker hastası. Her halinden çok tez canlı biri olduğu anlaşılıyor. Beş yıl önce tayinle bu kasabaya geldiklerinde hiç paraları olmamasına rağmen Kaan bir sanat festivali düzenlemeyi kafasına koymuş . Bunun için krediye baş vurduğunda, banka müdürü parayı ne için istediğini sorunca bizimki ‘’sanat festivali düzenleyeceğim’’ deyince banka müdürü şaşkınlık içinde Kaan’ın suratına bakmış. Ama krediyi de vermiş. ‘’Hala o krediyi ödüyorum’’ diyor. Üstelik aradan dört festival daha geçmesine rağmen. Bu sene taksitleri bitecekmiş. Ama düzenlemiş olduğu festivale artık dünyanın her yerinden katılım oluyormuş. ‘’ Çok seçici davranıyoruz’’ diyor. Kısa film, fotoğraf, resim gibi konularda eserler topluyorlar. Oldukça geniş bir sanat arşivi oluşmuş. Gururla anlatıyor. Hatta Kayseri’de düzenlenmek istenen bir sanat festivali için kendisinden yardım istemişler. Festivalin adı ‘’Pasuma’’ olacakmış. Kaan bu kelimenin ne anlama geldiğini sormuş. Pastırma, sucuk, mantı olduğunu öğrenince de oradan koşarak uzaklaştığını söylüyor. Yurdum insanı bir kez daha iş başında diye gülüyoruz.
Hep beraber toplu bir fotoğrafımız olması için makinemi kurmak istiyorum. Kaan hiç tereddüt etmeden kendisinin çekebileceğini söylüyor. Fotoğraf karesinde çıkmak istemiyormuş.
‘’Fotograf çektirmeyi sevmiyorum’’ diyor. Anlayışla karşılıyoruz.
Sabah balon izlemek için çok erken kalktığımızdan, ev sahiplerimizden izin isteyip odamıza dönüyoruz. Odada, tanıştığımız bu insanların bizde bıraktığı ilk intibaları paylaşıyoruz birbirimizle. Sonradan, onları biraz daha tanıdıkça, aslında pek de yanılmadığımızı göreceğiz.  

Kapadokya'ya Yolculuk 1

2010, Şubat

Bu yolculuk kimin fikriydi tam hatırlamıyorum. Esasında Ece ile her sene yaptığımız klasik, sevgililer gününü birlikte geçirme ritüelimizi gerçekleştirmek için 14 Şubat’ta Kapadokya’ya gitmeye karar vermiştik. Sevgililer günü nedense her ikimize de hitap etmiyor. Üstelik özel planların yapıldığı, binlerce kilometreler uzaktan çiçekler, ayıcıklar gönderildiği nice sevgililer günü hatırlamama rağmen, aslında önemli olanın sevgililer günü değil de her daim sevgili kalabilmek olduğunu fark ettiğimden beri bu günü umursamaz oldum.
Bu sene sevgililer günü tarihi başka bir programla çakışınca Kapadokya seyahatimizi ertelemek zorunda kaldık..
19 Şubat, yani sevgililer gününden bir hafta sonrasıydı. Önce Kayseri’ye uçtuk. Ardından araba kiralayıp Ürgüp’e yola koyulduk. Arabayı ben kullandım. Hava kararmıştı. Yolu bildiğimiz de pek söylenemezdi. Ürgüp’e varmamız yaklaşık bir saatimizi aldı. Otele vardığımızda Salih bey, otelin sahibini, bizi bekler bulduk. Önce ofisine davet edildik ve biz daha ne olduğunu anlamadan kendimizi bölge ile ilgili bir seminerin ortasında bulduk. Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Bir ara Ece’ye baktığımda, onun sabırsızlıkla ayağını yere vurmaya başladığını fark ettim. Salih bey ise masasının arkasında bir bölge haritası açmış renkli kalemlerle ziyaret etmemiz gereken yerleri tek tek işaretlemeye koyulmuştu.  
Salih bey ufak tefek kırk yaşlarında esmer bir adam. Ağır ve tane tane konuşuyor. Ses tonunun telefonda kulağa daha hoş geldiğine karar veriyorum. Şimdi karşılıklı konuşurken konuşmasında sanki bir aksan seziliyor. Ofisindeki masasının üzerinde Elif Şakak ın son kitabı Aşk duruyor. Hem de pembe versiyonu. Ben ‘’bir kadın hediye etmiş olmalı’’ diye düşünürken, kapıdan içeriye genç bir kız giriyor. Kendi halinde, sade, çok da çarpıcı olmayan bir kız. ‘’Otel görevlilerinden biri herhalde’’ diyorum kendi kendime. Bu arada  Salih bey sözünü bitirip bize odamıza kadar refakat etmek için ayağa kalkıyor. Otelde bizden başka misafir yokmuş. Biraz sezon dışı olduğundan olsa gerek diye düşünüyoruz.
Kapadokya’ya bundan yıllar önce iki kez gelmiştim. O yıllarda çok fazla otel seçeneği yoktu. En azından butik otel olarak tasarlanmış taş evlerde kalma imkanı yoktu. Bu sefer böyle bir otelde kalmak istediğimi bilerek bu yolculuğa çıkmıştım.
Odamızı gördüğümde istediğimin de ötesinde, çok farklı bir otel seçmiş olduğumu fark ediyorum. Peri Masalı gerçekten de ismini çok güzel anlatan bir otel. Kaldığımız odanın adı Harmonia. Otelde yedi adet oda var ve her odanın adı yunan mitolojisindeki bir tanrı ya da tanrıçadan alınmış. Harmonia uyum tanrıçası olarak geçiyormuş. Hayatımın harmoni ile aktığını söyleyemeyeceğim bir döneminde, böyle bir oda seçmemin ironik olduğunu düşünüyorum. Yine de odamıza keyifle yerleşiyoruz.

Odanın en şahane mekanı banyosu. Kocaman açık bir jakuzi küveti var. İnsana ‘’keşke sevgilimle gelseydim’’ dedirtecek türden üstelik. Banyodaki ışıklandırmanın romantizmini anlatmam mümkün bile değil. Hani insan ‘’bir banyo ne kadar romantik olabilir ki’’ diye sorabilir. Mermer lavabonun içi alttan ışıklandırılmış ve sanki büyülü bir çeşmede el yıkıyorum. Eğer bu çeşmeden su içersem Harmonia gibi ölümsüz bir tanrıçaya dönüşeceğim hissi içindeyim. Bu duygular içinde duşumu alıyorum ve yorgunluk çöküyor.
İlk günün planı güneşin doğuşu ile uyanıp balonları seyretmek. Çoğu, Göreme açık hava müzesinin yakınlarındaki bir alandan kalkıyormuş. Balon ile gezintinin çok pahalı olduğunu düşündüğümüz için binmemeye karar vermiştik zaten. Salih bey 1,5 saatlik bir turun 180 euro olduğunu söylemişti. Biz de fotoğraf çekebilmek için, daha güneş doğmadan balonların kalkış yaptığı alana varıyoruz. Hava keskin soğuk ve biz de oldukça erken gelmişiz. Bir süre sonra balonları ve sepetleri taşıyan araçlar ve yolcu servisleri gelmeye başlıyorlar. Biz sadece birkaç balon göreceğiz diye düşünürken bir saat sonra, kocaman alan yaklaşık 15 balonla dolmuştu bile. Göründüğü kadarı ile de her sepet on kişiden fazlasını alıyordu. Yolcuların çoğunun Japon turistler olduğu dikkatimizi çekiyor. Balonların şişirilmesini, yolcuların telaş içinde sepetlerin içine doluşmalarını seyrediyoruz. Bir yandan da fotoğraf çekiyoruz. Görülmeye değer bir manzara olduğunu düşünüyorum. Gökyüzü birden bire rengarenk balonlarla doluyor. Benim için yepyeni görsel bir şölen. Balonlar havalanıp uzaklaşana kadar orada kalıyoruz. Çok üşümüş ve yorulmuş bir halde odamıza döndüğümüzde saat de 07:30 oluyor.  

Kahvaltı otelin çok da büyük olmayan şirin mutfağında hazırlanmış. Kahvaltımızı ederken Salih bey de bize sohbeti ile eşlik ediyor. Oteli 2008 kışında açmış. Tüm dekorasyonu ile tek tek kendisi ilgilenmiş. Oda sayısını 20 ye çıkarmayı planladığı için binanın arka ve yan yüzlerindeki diğer binaları da satın almış. Otelin her köşesi ince detaylarla bezenmiş durumda. Salih bey dekorasyon için her gittiği yerden parçalar topladığını söylüyor. Her an yeni fikirler üretiyormuş. Hatta rüyalarında bile detaylarla uğraştığını söyleyince, bu işten gerçekten zevk aldığını fark ediyoruz.
Kahvaltıyı epeyce uzatıp keyif yaptıktan sonra izin isteyip yola koyuluyoruz. Bugünkü ilk durağımız İbrahimpaşa. Burada Rumlardan kalmış yıkık dökük taş evler var. Çok da özelliği olmayan bir köy. Salih bey bu köyden de taş bir bina satın almış. Burada bir meditasyon ve sağlık merkezi kurmayı planlıyor. Bu fikri ilgimizi çektiği için köyü görmek istedik. Salih bey’in hayalini kurduğu merkezi şu an bu yıkıntılar içinde hayal etmek mümkün değil. Ama proje bittiğinde eminim çok farklı görünecek.
Avanos çanak çömlek ustalığı ile ünlü bir kasaba. İkinci durağımız olan bu kasabada çanak çömlek yapmayı deneyebileceğimiz bir atölye bulmak için kolları sıvıyoruz. Araba ile dolaşırken Ece iki tane köpek yavrusu keşfediyor. Sanırım kangal yavruları. Arabayı park ettiğimizde Ece hemen yavruların yanına koşuyor. Ben de kapısında topraktan yapılmış heykellerin olduğu bir atölyeyi keşfetmek için elimde fotoğraf makinem içeriye dalıyorum. Atölyenin sahibi/ustası beni kapıda karşılayıp buyur ediyor. İçeri adım atar atmaz bir renk cümbüşü ile karşılaşıyorum. Burası klasik çanak çömlek yapılan bir atölye değil. Daha çok özgün objeler üretilen bir yer olarak göze çarpıyor. Duvarlarda topraktan yapılmış tablolar, oraya buraya serpiştirilmiş çarpıcı yüz ifadeleri ile insan büstleri dikkat çekiyor. Bir köşede Nazım Hikmet’in posteri, onun yanında Can Yücel’in bir fotoğrafı, atölyenin tam ortasında bir odun sobası. Tek eksik bir çilingir sofrası. Eminim akşamları o da gizlendiği yerden çıkıp efkar dağıtıyordur bir fasıl. Kafiye burada bitmez, uzar gider.
Böylece atölye sahibine çanak çömlek yapmayı denemek istediğimi söylüyorum sohbetin arasında. O da birkaç yere telefon edip bu isteğimizi gerçekleştirebileceğimiz bir yer ayarlıyor. Ben pazarlık yapmayı ihmal ederek duvar tablolarından bir tanesini satın alıyorum.

İki genç kız bizi almaya geliyor. Üniversite öğrencileri olduklarını öğreniyoruz yolda yürürkenki sohbetimiz sırasında. Aynı zamanda da çömlek atölyesinde motif çizmeye yardım edip harçlıklarını çıkarıyorlarmış. Usta bizi diğer atölyede bekliyor. Çömlek hamurları döner tablanın yanında hazırlanmış bile. Üstümüz başımız çamur olmasın diye bir şalvar ve yelek giydiriliyoruz. İlk gönüllü benim. Tablanın başına beceriksizce oturuyorum. Usta ‘’pedala bas’’ diyor. Basıyorum. Ellerini şöyle tutman gerek diyor. Onu da yapıyorum. Tabla döndükçe, hamur avucumun içinde şekil almaya çalışıyor. Maharet hissetmek ve hamurun canlı olduğunu hayal etmek diye düşünüyorum. Biraz su al hamuru ıslat ve tabla dönmeye devam ediyor. Su hamurun ruhu. O olmazsa hamur cansız ve kuru. Usta, ellerini elerimin üstüne koyuyor. Çamurun dokusunu hissediyorum tenimde. Kızıl ırmağın coşkusunu duyuyorum. Sonunda ortaya bir çömlek şekli çıkıyor. Tabi ustanın da yardımlarıyla. ‘’Hadi şimdi tek başınasın’’ diyor ve elime yeni bir hamur tutuşturuyor. Fakat ne mümkün usta olmadan çamurdan bir şekil çıkartmak. Ustanın elleri yine  ellerimin üstünde. Ama keyfime diyecek yok. Bu sefer uzun boyunlu vazomsu bir şekil çıkıyor ortaya. Şaheserlerimle bir fotoğraf çektiriyorum. Ece de kendine düşen kısmı tamamlayınca, çok işler başarmış olma edalarıyla atölyeden ayrılıyoruz.
Dışarıda hava ılık ve güzel. Bir kahvenin sokak masalarından birine oturup sahlep içiyoruz. Bir sonraki durağımız Saruhanlı Kervansarayı. Bu kervansaray şimdilerde sema gösterileri için kullanılıyor. Biz de bir sema gösterisi izlemek hevesi ile Saruhanlı’ya varıyoruz. Çok güzel taştan bir bina. Kocaman bir avlusu var. Avlunun ortasında da bir havuz. Aslında dilek havuzu olmamasına rağmen insanlar bir umut madeni para atmışlar içine. Sanki Mevlana dileklerini yerine getirecekmiş gibi. Ama olsun , inancın yerini başka hiçbir şey tutmuyor bu ülkede.
Gösterinin akşam saat 21:30 da başladığını ve fiyatının da 50 euro olduğunu öğreniyoruz. Artık bu ülkenin turistik bölgelerinde neden Türk parasından bahsedilmiyor? Bu iş gönül işi, nedir bu gözleri para bürümüşlük diye düşünürken kervansaraydan içeriye ayak basmanın da 2 tl ye mal olduğunu fark edip oradan koşarak uzaklaşıyoruz. Belki haklılardır. Her şeyin bir bedeli var. Bu yapıları ayakta tutmanın da . Yine de gönlüm razı gelmiyor haydut görüntülü insanlara ödeme yapmaya. Ne bir bilet kesiliyor, ne de bir kimlik var görünürde. Kime ne için ödeme yaptığımı bilmemek doğru gelmiyor. Üstelik kervansaray öyle çiçek gibi tertemiz düzenli ve bakımlı da değil. Daha çok sömürülüyormuş ve acı çekiyormuş izlenimi yaratıyor bende.


Artık gün bitmek üzere. Son olarak da Zelve’deki peri bacalarını görelim istiyoruz. Her yer bu oluşumlarla kaplı olduğundan manzara şimdiye kadar gördüklerimizden pek de farklı değil. Fakat bu bölgedeki peri bacalarının içinde eski dönemlere ait medeniyetler yaşamış. Aslında Göreme ve Ürgüp’te de bu şekilde yerleşim bölgeleri var. Yaklaşık bir saatimizi Zelve’de geçirip bu diyarları gezmeye gelmiş Şilili bir çift ile de muhabbet ettikten sonra arabamıza atlayıp otelimize geri dönüyoruz. Yalnız şunu fark ediyoruz ki 2,5 ay boyunca gittiğimiz İspanyolca kursu hiçbir işe yaramamış ve biz çiftin İspanyolca konuştuğunu bile anlamamışız. Hangi dili konuştuklarını sorduğumuzda bize İspanyolca diyorlar. Herhalde Şili aksanı ile konuşuyorlar diyerek de kendi kendimizi avutuyoruz.

23 Ocak 2011

Farklı Algılamak


Eğitmen ‘’ şimdi sizinle bir oyun oynayacağız’’ dedi.

‘’ Elimde gördüğünüz kağıtta birden doksana kadar karışık sırada sayılar yazılı. Hepsi farklı büyüklüklerde ve farklı yazım şekilleri kullanılarak yazılmış. Sizden, birden başlayarak her bir ardışık rakamın arasına bir çizgi çizmenizi istiyorum. Ama rakam atlamak yok. Tam iki dakika süreniz var size bu kağıtları dağıttıktan sonra.’’

İçimizden biri oyunun sonunda işaretlediğimiz kağıtta gizli bir resim ile karşılaşıp karşılaşmayacağımızı sordu. Hani çocukluğumuzda oynardık. Numaraları doğru bir şekilde birleştirince ortaya bir kuş, araba ya da insan resmi çıkardı. Ama bu sefer oynadığımız oyunun amacı bu değildi.

Ve üzerinde rakamlar yazılı bu kağıtlar tüm sınıfa dağıtıldı. Orada yaklaşık yirmi kişi kadardık. Farklı ülkelerden ve farklı kültürlerden.
Süre başladı.  

Bir…

İkiyi göremiyordum. Hile yapmaya karar verip üçe atladım. Nasıl olsa ikiyi bir sayıdan diğerine geçerken bulabilirdim. Öyle de oldu. Sekiz ya da dokuzdayken, kocaman bir ikiyi kırkyedi ve otuzsekizin arasına sıkışmış olarak buldum ve üç ile bağlantısını sağladım. Eğitmen zamanımızın dolduğunu söylediğinde ben ondört numaraya gelebilmiştim sadece. Doksan, yani son sayı mümkün bile görünmüyordu.

Eğitmen kaça kadar işaretleme yapabildiğimizi sordu. Kimi oniki, kimi benim gibi ondört, ama sadece bir kişi yirminin üzerine çıkabilmişti. Öğrendiğimize göre ondört gayet normal bir başarıydı. Zaten bu sayının üzerine çıkmamız beklenmiyordu bizden. Ama bu, oyunun daha ilk yarısıydı.



Bu sefer, eğitmen bizden üzerinde aynı rakamlar yazılı yeni bir kağıdı dağıtıp, dikey ve yatay çizgilerle dokuz parçaya ayırmamızı istedi. Böylelikle büyüklü küçüklü, farklı yazım şekilleri ile yazılmış rakamlar guruplara ayrılmış olacaktı. Kaos içinde bir düzen oluşmuştu. Bu da rakamları ard arda bulup işaretlememizi kolaylaştıracaktı. Bu sefer bize verilen zaman bir dakikaydı. Süre başladığında yanımdaki arkadaşım inanılmaz bir süratle numaraları işaretlemeye koyuldu. Bense bu sefer rakamları görmekte zorlanıyordum. Biri, ikiyi, üçü bulmayı başarmıştım. Ama gerisi bir türlü gelmiyordu. Kağıda çizdiğimiz yatay ve dikey çizgiler birer duvar olmuş, bir sayıdan diğerine geçmemi engelliyorlardı sanki. Paralize olduğumu hissettim. Kalemimi oynatamıyordum bile. Sayılar kutuların içine hapsolmuş ard arda gelmiyordu bir türlü. Eğitmen süremizin dolduğunu söylediğinde bu sefer sadece onikiye kadar gelebilmiştim. Bir öncekinden daha kötü bir durumdaydım. Oysa ki daha başarılı olmam gerekiyordu. Sınıfta yirminin altında işaretleme yapan yoktu. Kimisi yetmişi bile geçmişti.

Eğitmen verdiği sözü tutmuş olmanın güveni ile kaosun içinde bir düzen yaratıldığında, onu anlamanın çok daha kolay olduğunu anlatıyordu. Bense eğitimden kopmuş beynimin neden bu şekilde davrandığını düşünüyordum. Bu, benim için kesinlikle başarısızlıkla ilgili bir durum değildi. Daha çok farklı algılamayla ilgiliydi.

Ama neden ve nasıl? Bir açıklaması olmalıydı. Kağıtta çizgiler yokken kalemim çok daha rahat hareket ederken, çizgiler önümü kapamış, beni çözümsüz bırakmıştı. O anda okuduğum kitap aklıma geldi. Kitap, bir hikayenin nasıl oluşturulup, şekillendirilmesi gerektiğini öğretiyor. ‘’Plot & Structure’’ yazarlıkla ilgili bir kitap. Bir yazara en çok sorulan sorulardan biri hikayeyi tüm ayrıntıları ile önceden mi planladığı, yoksa yazdıkça hikayenin kendi kendine mi ortaya çıktığı sorusuymuş. Bu her yazara göre değişirmiş. Kimi herşeyi en ince detayına kadar önceden bilmek ister ve ona göre yazarmış ki, böyle bir durumda hikaye zaman zaman doğal olmaktan çıkıp, zorlamaya kaçabilirmiş. Öte yandan kimi yazara göre de hikaye, mekanik olaylar dizisinden çok, dinamik bir süreç olduğundan, planlanmadan yazılmalı ve kendi kendini yaratmalıymış. Okuduğum kitabın yazarı ise her ikisinin de kullanılması gerektiğini savunanlardandı. Böylelikle yazar kitaba, okuyucunun hangi türe daha yakın olduğunu bulabilmesi için çok da bilimsel olmayan, kendi tecrübelerine dayanan bir test koymuş. Testin sonunda planlama yapmamayı tercih eden guruba dahil olduğumu gördüm. Kelimelerin geldikleri gibi parmaklarımdan dökülmesinin, hikayenin ve karakterlerin beni istedikleri yere götürmelerinin, çok daha fazla heyecan verdiğinin farkındaydım aslında. Evet bir konu vardı kafamda. Ama yapının ve detayların nasıl olması gerektiğini önceden planlamayı sevmiyordum. Kafamın içindeki kaosta her sözcüğe sahiptim nasıl olsa. Neden her anı planlayıp kendimi kısıtlamak zorundaydım ki?

Pazarlama eğitiminde de bu olmuştu. Çizgiler çizmek görmemi kolaylaştırmak yerine duvarlar oluşturmuştu kafamda.

Birey olarak hepimizin algısı bir diğerinden çok farklı. Sadece tek bir yöntemin öğrenme, problem çözme ve hikaye yazma becerilerimizi geliştirmesini bekleyemeyiz. Bu yüzden de kitaplar dolusu düşünce modelleri üzerine konuşulabilir. Bilmek önemli kanımca. Ancak o zaman hangi modelin bize uygun olduğuna karar verebiliriz.

Oyunun sonunda, profesör olan eğitmenin bana hangi rakama kadar geldiğimi sormaması için dua ediyordum ki, sormadı. Öğrencilerden biri, Amerikalı olan, sadece yirmi ikide kaldığını utanarak söylediğinde, profesörün ona  ‘’neden, ne oldu?’’  diye sorması bana nedense acımasızca gelmişti.

Sadece içimden ‘’insan kurallara sığmaz ‘’ demek geldi o an.   

16 Ocak 2011

İyi Cüceler

Havanın kasvetini göğsümde hissederek uyandığım yağmurlu bir Pazar sabahıydı. Nedeni ile ilgili beynimde bir ampul yanana kadar o sıkıntı ile birkaç dakika yatakta debelendikten sonra döngüsel bir iç sıkıntısı yaşadığımın farkına vararak, alacakaranlık odamda doğruldum. Sıkıntı fikrine ne kadar tutunursam kendimi o denli  aşağıya çekeceğimin bilincinde, kimyamla herhangi bir savaşa girmeden, bu düşünceyi kafamdan uzaklaştırdım. İnsanın hayatı düşüncelerinin yarattığı bir gerçeklik değil miydi? Ben de kendim için mutlu düşünceler yaratmalıydım.

Her yeni gün yeni bir başlangıç derler. Üzerine henüz yazılmamış bembeyaz bir sayfa. Gerçekten de sabah uyandığımda günün devamının bana hangi duyguları yaşatacağını ve belki de bu yazıyı yazmama neden olacağını bilmeden evden çıkıp, bir arkadaşımla birlikte kahvaltı için sevdiğim mekanlardan birine gittim.

Arkadaşım oturduğumuz masadan yolun karşısındaki dükkanı bana göstererek:
‘’Bak orada bir kitapçı var.’’ dedi.
‘’Mümkün değil. Orada bir kitapçı olsa mutlaka bilirdim.’’
‘’Ama çocuk kitapları satıyorlar.’’
‘’Tamam o zaman bilmemem normal.’’
Zaten kahvaltı ettiğimiz mekan bir sokak arasında olduğu için bu kitapçıyı, önünden geçerken görmüş olmam da imkansızdı.

Uzun uzun Pazar kahvaltımızı edip, bir daha bu dükkandan bahsetmedik. Zaten kafamda çocuk kitapları satan bir kitapçı olarak etiketlendiğinden, düşüncelerimde oraya geri dönmem şöyle dursun, kapısından içeriye adım attığımı hayal etmem de pek olası değildi.

Ama arkadaşım meraklıdır. ‘’Hadi girip bakalım.’’ dedi. Vitrininden gördüğümüz kadarı ile içeride kitaplar haricinde oyuncaklar da vardı. Bu da dükkanı daha renkli kılıyordu bizim için.

İyi cüceler…

Kapısından içeri adım atarken bu ismi birbirimize söyleyip kıkırdıyorduk. Bir çocuk kitapçısı için ne kadar da sevimli bir isimdi. İçeri girdiğimizde ilk gözümüze çarpan kocaman bir ağaç ev ve el işleri masası oldu. Masanın üzerinde rengarenk boyalar ve iki adet de su havuzu vardı. Çocuklara ebru sanatı öğretiyorlardı. Yapılan eserler de başka bir masada sergileniyordu. Renklerin sıcaklığı yağmurun kasvetine rağmen içimizi aydınlatmıştı. Köşede yeni çıkanlar etiketinin altında bir kitap gözüme ilişti.


‘’Virginia Woolf, Görünmeyenin Yazarı’’. Bir çocuk kitapçısında Virginia Woolf’un ismini görmek beni şaşırtmıştı. İncecik, içinde renkli resimli baskılar olan bir kitaptı. Sayfalarına göz gezdirdiğimde gördüm ki kitap, yazı yazmanın, bir yazar olmanın ne demek olduğunu anlatıyordu çocuk dilinde.
‘’Yazı yazmak için insan önce kendini iyi tanımalıdır.’’ ya da ‘’sözcükleri yakalamak için sessizlik.’’ gibi cümlelerle karşılaşmak beni daha da heyecanlandırdı.  İlk aklıma gelen şey, çocuk olduğum zamanlarda böyle bir kitaba sahip olmadığımdı. Şimdilerde yazarlıkla, yazmakla ilgili kitaplar alıp okuyorum. Büyüklere ait kitaplar elbette. Peki eğer yedi sekiz yaşlarında böyle bir kitabım olsaydı, o zaman yazmaya daha ciddi bir bilinçle erken yaşta başlayabilir miydim? Belki evet, belki hayır? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. İşte o yüzdendir ki o an içimden tekrar çocuk olmayı diledim.

İyi cüceler beni şaşırtmaya devam ediyordu rafların arasında dolaştıkça. Felsefe kitaplarının olduğu bir bölüme geldiğimde ‘’Hayat nedir?’’ başlığı ile karşılaştım önce. Kitabın kapağında elma yanaklı, basit çizgilerle çizilmiş bir çocuk figürü, tüm dikkati ile yeşeren bir fidanı izliyordu.

Hayat nedir?

Böyle bir soru ile karşılaşsam ne cevap verirdim acaba? Hayatın birkaç cümle ile tanımını yapmak, üstelik de bunu çocuk dilinde açıklamak sanıyorum biraz zamanımı alırdı. Benim hiç aklıma gelmiş miydi anneme-babama ‘’ hayat nedir?’’ diye sormak? Ben bu soruyu belki yirmili yaşlarımdan sonra sormaya başlamışken, bugünün çocuğu hayatı çok daha erken yaşlarda sorgulamaya başlıyordu. Çok şey mi kaçırmıştım?

Kitap altı bölümden oluşuyordu. Mutluluk, hırs, mutsuzluk, varoluş, hayatın anlamı ve ölüm. Aslında bir yetişkinin bile açıklamakta zorlanacağı ağır konular.

Mutluluk
Soru : Nasıl mutlu olabilirsin?
Cevap : - Okulda iyi notlar alarak… Evet ama ! Kötü not almak felaket midir? Kimin için iyi not almak istiyorsun? Peki ya hiçbir şey anlamadan iyi not aldıysan?
- Büyüyüp zengin biri olarak… Evet ama ! Çocuklar ve fakirler mutlu olamazlar mı?
Ya büyüdüğünde zengin ama yalnız olursan? Neden önce şu anki halini beğenmiyorsun?

Hırs
Soru : Birgün şampiyon olacak mısın?
Cevap : - Evet, çünkü annem ve babam bunu istiyor… Evet ama ! Annen ve baban hep doğru şeyleri mi ister? Peki ya sen şampiyon olmak istemiyorsan, buna kim karar verecek?

Mutsuzluk
Soru : Hayat neden zor?
Cevap : - Çünkü bazen kendimi yalnız hissediyorum… Evet ama ! Yalnız olmak çok mu zor?
Sevildiğin zaman yalnız mısındır? Kendini yalnız hisseden tek kişinin sen olduğunu mu düşünüyorsun?

Varoluş
Soru : İnsan neden var?
Cevap : - Çünkü Tanrı böyle istemiş… Evet ama ! Ya insanlar Tanrıya inanmıyorlarsa?
- Çünkü yaşam milyonlarca yıl boyunca evrim geçirdi ve insan ortaya çıktı… Evet ama ! Yaşam neden dünyada ortaya çıktı? İnsan var olmayabilir miydi? İnsan evrimin asıl amacı mıydı?
- Öylesine… Evet ama ! İnsan sadece kendisi için var olabilir mi? Nedensiz yere var olmak rahatsız edici bir şey midir?

Hayatın Anlamı
Soru : Niçin yaşıyoruz?
Cevap : - Çalışmak için… Evet ama ! Yaşamak için mi çalışırız, yoksa çalışmak için mi yaşarız? Çalışmak bize ne sağlar? Ya çalışmayı sevmiyorsak? Ya işimiz yoksa?
- Hayattan keyif almak için.  Evet ama ! Hayattan her zaman keyif alabilir miyiz? Hayattan keyif almayı öğrenebilir miyiz? Hayatı dolu dolu yaşamak yeterli midir?
- Diğer insanların yalnız kalmaması için… Evet ama ! Neden birbirimize ihtiyaç duyuyoruz? Kendimiz için mi, yoksa başkaları için mi yaşıyoruz? Eğer yanlarında olmazsan insanlar değişir mi?

Ölüm
Soru : Neden ölüyoruz?
Cevap : - Çünkü yaşam sonsuz olsaydı canımız çok sıkılırdı… Evet ama ! Sonsuza kadar yaşamadığımıza göre bunu nasıl bilebiliriz? Yaşamaktan bıkabilir miyiz? Hayatın çok uzun olduğuna kim karar verebilir?
- Çünkü kimse ölmezse dünyada yer kalmaz… Evet ama ! Dünyada gerçekten bir yerimiz yok mu? Öyleyse ölüm gerçekten de faydalı olabilir mi? Her birimiz yeri doldurulamaz değil miyiz?
- Ölüm kaçınılmazdır… Evet ama ! Ölümü gözü kapalı kabullenmeli miyiz? İnsanın ölümü erteleyecek araçları yok mudur? Ölüm mü yaşamımıza son veriyor, yoksa biz mi ölümün peşinden gidiyoruz?

Onlarca soru var bir çocuğun sorabileceği. Ve aslında sorması gereken. Soru sormayı öğrendikçe doğru cevapları aramayı da öğreneceğiz. Cevaplar da bizi daha güzel bir geleceğe götürecek insanlık olarak.

Yağmurlu bir Pazar sabahı İyi cüceler’e adım atmak insanlığın geleceğinin çok da karanlık olmayabileceğini düşünmeme neden oldu. Kitabı satın alıp çıktım.

10 Ocak 2011

Durağan Hayat ve Fotoğraf


Hayatlarımız hızlandı. Teknoloji alıp başını gittikçe hızımız daha da artıyor. İstediğimiz bilgiye saniyeler içinde telefonlarımızdan, bilgisayarlarımızdan ulaşabiliyoruz. Bir an televizyon geldi aklıma. Ama artık televizyon diğer haberleşme araçları yanında neredeyse yavaş kalıyor.
Tanışmalar, ayrılmalar, tartışmalar, kutlamalar ve aslında tüm beklentiler teknolojiye yüklenmiş görünüyor hayatlarımızda. Daha ne kadar hızlanabiliriz merak ediyorum.

Yolculuklar da hızlı. Bir gidiyorsun, sonra farkına varmadan dönmüşsün bile. Hem de dijital fotograf makinanda binlerce fotoğrafla. O da hızlı artık. Adı üstünde dijital. Fotoğrafların hangi gün, hangi saat ya da anda çekildikleri kayıtlı makinanda. Hiçbir detayı akılda tutmaya bile gerek yok. Çabuktur hayat fotoğraf dünyasında da. Mekanlar gözünün önünden film şeridi gibi geçerken, bilirsin ki aslında fazlaca zaman harcanmamıştır anlarda, zaten zaman da yoktur ki bir sonraki poza geçene kadar.

İşte son yolculuklarımda böyle hissetmeye başladım çokça. Neden bu denli hızlandım diye düşünüyorum fotoğraf çekerken. İçimde bir huzursuzluk var. Çoğu zaman makinenin ayarlarını bile değiştirmeye üşeniyorum. Hangi f değerinde kaldıysa orada takılı devam ediyorum, bir sonraki manzara, ondan sonraki heykel, ev, kaya, belki bir insan yüzü ya da hayvan silueti. Evet bazen çekilen objeler de hızlı olabiliyorlar. Fazla zaman kalmıyor pozisyon almaya, makinenin ayarları ile oynamaya. Bam, aklımdaki resim kaçıvermiş ben deklanşöre basana kadar. Sonra nefessiz kalıyorum ve yetersizlik hissi ile dolaşıyorum geri kalan günde, çektiğim fotoğrafların ne kadar da sıradan olduğunu düşünerek. Bir yavaşlayabilsem, istediğim zamana sahip olsam, işte o zaman fotoğraflarım da mükemmel olacak düşüncesi ile ertesi günü bekliyorum. Derken görülecek tüm yerler görülmüş, onlarca fotoğraf çekilmiş, ama aklım çekilememiş olanlara takılı, evimde bilgisayarımın başındayım.

Bu sefer farklı bir şey denemek istedim. Yolculuksuz bir fotoğraf deneyimi. Acelesiz bir gözle vizörden bakıp, derin bir nefes aldıktan sonra deklanşöre basmanın nasıl bir duygu olduğunu merak ettim. Fotoğrafını çektiğim objelerin tamamen benim kontrolümde olduğu bir mekanı yaratmanın keyfini çıkaracaktım bu sefer. Onlar istediğim sürece, istediğim şekilde kalacaklardı. Böylelikle durağan hayatı fotoğraflayabilecektim.

Durağan hayat…


Şeyler, öylece duruyorlar bırakıldıkları yerde. Bu da onları fotoğraflamayı kolaylaştırıyor. Önce bu şeylerin ne olduğuna karar vermem gerekiyordu. Bunun için de bir fotoğraf dergisinden esinlendim. Evdeki eski-yeni ıvır zıvırlar oldukça uygun bu iş için. İlk seçimim annemden kalan eski dikiş kutusundaki iplik makaraları oldu. Önceden hazırladığım fona oturttum makaraları. Kimisi birbirinin üzerinde, kimi yan yatmış, iplikler saçılmış düzende yerleştirdim tek tek hepsini. 


Makinemi objelere yaklaştırdım. Resim karesini detaylarla bezemek gerek çarpıcı olabilmesi için. Boş alan kalmamalı, her ayrıntı önemli çünkü. Vizörden gördüğüm resim hoşuma gitti. Deklanşöre bastım. F değerinin 22 olması tercih ediliyormuş durağan hayat fotoğraflarken. Bu da uzun pozlama demek. Yani daha fazla zamana ihtiyaç var. Makinemde gördüğüm değer bazen 15, bazense 30 saniye oluyordu. Deklanşöre basmamla fotoğrafın çekilmesi arasında geçen zaman yani. O zaman zarfında dergimin sayfalarını çevirdim. Benim çektiklerim de burada gördüklerim kadar iyi olacak mıydı acaba? Sonra bir kadehe şarabımı koyup, yudumladım. Makinemin yanına döndüğümde fotoğraf çekilmişti. Objeler hala bıraktığım yerlerinde duruyorlardı. Yeni bir poz için çok fazla değişiklik yapmam gerekmeyecekti. Ufak bir yer değişikliği tüm görüntüyü değiştirmeye yetecekti.

Zaman yavaşlamıştı adeta. Huzursuz hissetmiyordum artık. Tüm sahnenin benim kontrolümde olması içimi sonsuz bir rahatlık duygusu ile kaplıyordu. Fotoğraf çekerken uzun süredir hissetmediğim, şimdilerde yabancı gelen bir duyguydu bu. O an aklıma geldi işte. Bu, fırça ile yağlı boya resim yapmaya benziyordu. Her deklanşöre basışım bir fırça darbesiydi aslında. Her yeni kare bir başka tualdi benim için. Hızlı, çabuk ve kolaydı benim dünyam. Elimdekilerle ne Monet olabilirdim nilüferlerin ustası, ne de Millet’nin papatyaları ile boy ölçüşebilirdim. Ama rönesansa kıyasla kendimi daha hızlı ifade edebilir, bana ait durağan bir dünya yaratabilirdim.

Durağan hayatı fotoğraflamak için gerekenler;
Bir tripod
Sabır
Konuyu belirlemek
Kareyi doldurmak
Objenin ruhunu yakalamak
Objeyi öne çıkaracak bir derinlik kullanmak
Doğru kareyi yakalamak için kendine yeteri kadar zaman tanımak 

Ama en önemlisi yavaşlamak.

1 Ocak 2011

Güney Afrika 2

Stellenbosch

Cape Town’daki ilk günümüzde önce bir araba kiraladık. Direksiyon sağda. Trafik soldan akıyor ve şoför de bendim. Hayatımda daha önce hiç soldan akan bir trafikte araba kullanmamıştım. İngiltere’de yaşadığım dönemlerde metro her zaman en kolay, hızlı ve ucuz ulaşım aracı olmuştu, öğrenci ben için.

Direksiyonun başına geçtim. Önce durduğumuz yerde vitesleri kontrol ettim. Hepsi bildiğim gibi yerli yerlerindeydi. Neyse en azından vitesler tanıdıktı. Aklımda hep şu vardı. ‘’Sağa dönerken açıktan, sola dönerken içeriden al. Yolun solunda kal.’’

Yoldayız.

İlk durağımız Old Biscuit Mill. Eskiden biskuvi fabrikası olan büyükçe bir alanda şimdilerde her cumartesi günü açık meyve, sebze ve çiçek pazarı kurulmakta. Dolayısı ile oldukça kalabalık bir turist bölgesi. Benim için en büyük sorun bu kalabalıkta arabamızı nereye park edeceğimizdi. Bilmediğim bir şehir, bilmediğim bir trafik ve bilmediğim kurallar. Sarper dikkat etmem gereken birkaç kuraldan bahsetmişti. Ama iş pratiğe gelince elimin ayağımın birbirine girmesi an meselesiydi. Bakına bakına, çıkmaz bir sokak içinde ufak arabamıza ufak bir yer bulup park ettik. Önce güzel bir ingiliz kahvaltısı söyledik kendimize. Sonra kalabalığın ritmine katılıp küçük hediyelik eşyalar satan dükkanlara girip çıkmaya başladık. Etrafımızda zaman zaman türkçe konuşan insanlar duyuyorduk. Eskisi, yenisi birçok ıvır zıvır arasında dolaştıktan sonra arabaya dönüp yola devam etmeye karar verdik. Neyse ki araba bıraktığımız yerde duruyordu ve ceza makbuzu falan da görünmüyordu ön camında.

Sağda direksiyonu olan bir arabayı kullanmaktaki en zor kısım geri geri gitmekti benim için. Sağımdan mı, solumdan mı baksam arkama bilemedim. Solumdan bakmam gerek diye düşündüğümde görüş alanımın yetersiz olduğunu fark edip, sağıma dönüyordum. O tarafta da hiçbir şey görmem mümkün olmuyordu. Kelle koltukta tabiri ile yola çıktık. Tek yön sokaklara tersten girip birkaç arabayı da sinir ettikten sonra kendimizi otobanda bulduk.  

İstikamet Stellenbosch, Güney Afrika’nın şarapları ile ünlü bir kasabası.
Bağlar bölgesi Cape Town’a yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta. Otobanda yol yapmak keyifliydi. Tabelaları da izleyerek yaklaşık yarım saatte bölgeye vardık. Yol üzerinde sağlı sollu pek çok bağ geçiyorduk. Hepsinde de şarap tadımı yapılabiliyordu. Fakat biz hangisinde duracağımıza karar verene kadar yol bitti ve kendimizi kasabanın içinde bulduk. Araba ile şehrin merkezini bulmamız pek mümkün görünmüyordu. Ayrıca ben de bir an önce direksiyonu bırakmak istiyordum. Böylelikle tenha bir sokağa park ettik. Fakat dönüşte arabayı bulabilmek konusunda emin olmamız gerekiyordu. Zaten hangi yöne doğru yürümemiz gerektiğini de bilemiyorduk. Gözümüze ufak bir otel ilişti. Resepsiyona girip görevli kıza şehir merkezine nasıl gidebileceğimizi sorduk. Bu ülkede herkes çok güler yüzlü ve yardımsever. Kız, bir harita çıkarıp önce nerede olduğumuzu işaretledi. Sonra da şehir merkezini tarif etti. Teşekkür edip çıktık.

Kasım ayı kuzey yarım kürede yaşayan bizler için kışın habercisiyken, burada yaşayanlar için yazın gelişini müjdeliyordu. Güneş ışıl ışıl parıldıyor, tatlı bir rüzgar ağaçların yapraklarını hışırdatıyor, hem de tenimi yumuşacık okşayıp beni kendimden geçiriyordu. Yürüdüğümüz sokaklar sakindi. Tek tük araba geçiyordu. Civardaki tek ses sokak müzisyenlerinin şarkılarıydı. Karşıdaki kaldırımda bir cafede oturan yaşlı bir kadına seranat yapıyorlardı. Kadın kalktı ve onlarla selamlaştı. Birkaç dakika konuşup güldüler. 

Stellenbosch bir üniversite kasabası olduğu için etrafta parmak arası terlikleri, şortları ile dolaşan genç insanlarla da karşılaşıyorduk. Yürüdüğümüz sokaklar kampüsün bir parçasıydı aslında. Öğrencilerin kimi gruplar halinde sohbet ediyor, kimi kulağında kulaklıklar sakin yürüyor, kimi telefonla konuşuyor, kimi de bisiklete biniyordu. Tek ortak olan şey acelelerinin olmamasıydı. Bir telaş ya da koşturmaca görünmüyordu civarda. Üstelik haftasonu olmasına rağmen. Kasabada hayat kendine ait bir ritimde akıyordu. Kendi şehrimi düşünmeden edemedim. Bu saatlerde sokağımda trafik sıkışmaya başlamış, sabırsız kornalar çalınıyor olmalıydı. Orada herkes bir yerlere yetişmek için koşmak zorundadır. Cafelerin önleri kuyruk olmuştur, oturacak yer bulmak neredeyse imkansızdır. Uğultu eşiği çoktan aşılmıştır. Oysa Stellenbosch’un cafeleri sakindi. Sokaklara masalar koymuşlar, renkli minderleri ile kanepeler var ağaç gölgelerinde. Uğultuyu geçtim, neredeyse ses yok. Hayatımda böylesine huzurlu, aynı zamanda da sevimli bir kasaba görmemiştim. Bu kasabanın ritmine uymak istedi vücudum. Öylece durup sessizliği dinledim. Ruhum kalmak istiyordu. Üçümüz de burada yaşayıp şarapçılık okumak istediğimizi söylüyorduk birbirimize. Aslında benim için fark etmezdi. Ne olursa okurdum, yeterki hayat yavaş olsundu.



Huzur insanın içinden gelir derler. Yaşadığın yer neresi olursa olsun, eğer huzur kendi mayanda yoksa fark etmez, dünyanın en sakin yerinde bile huzursuz olabilirsin. Stellenbosch’u gördükten sonra bunun kısmen doğru olduğunu düşünmeye başladım. Şehirlerin, kasabaların da kendilerine ait ruhları vardı. Kimi huzursuzdu benim şehrim gibi, kimi ise budist bir rahip kadar sakin, telaşsız. Ve insan yaşadığı yerin ritmine ayak uydurur ister istemez. Bu kaçınılmazdır. Koşan bir şehirde yürümeye kalkarsan gelip çarparlar, düşürürler yere. Yavaşlayamazsın. Sen farkına varmadan artar ritmin gün geçtikçe.

Cafeler birbirinden sevimli olduğu için hangisinde oturup, kahve içmek istediğimize karar vermek de zordu. Sonunda sokakta birkaç masası ve renkli minderleri ile bir de kanepesi olan şipşirin bir cafe ye attık kendimizi. Ağaçların gölgesi masayı örtüyor, ama arada sırada da yaprakların arasından kaçan güneş ışınları yüzümüzü yalayıp geçiyordu. Ufak purolarımdan birini yakıp dumanı içime çektim. Sabi Sand’de ölmüş ve cennete gitmiştim. Ya şimdi? Cennet hayatım devam ediyordu.  

Sırada şarap tadımları vardı. Zaman geçiyordu ve Güney Afrika’da neredeyse her yer akşam üzeri saat beş gibi kapanıyordu. Arabamızı bulmakta zorlanmadık. Stellenbosch yakınlarında ufak bir şarap kasabasını daha ziyaret edecektik. Franschhoek. Stellenbosch Pinotage üzümü ile ünlüyken bu kasaba da şirazı ile meşhurdu. Şiraz sevmediğim için bunu keşfetmek pek hoşuma gitmedi. Yine de üç bağ gezdik. Solms Delta, La Motte ve Grande Provence. Bağlarda önce elinize bir liste veriliyor. Hangi şarapları denemek istediğinize bu listeden karar veriyorsunuz. Kimi bağ tadım için ufak da olsa bir ücret talep ediyor, kimisi etmiyor. Biz çok sayıda deneme yapmadığımız için hiçbir şey ödemedik. Zaten arabayı ben kullandığım için fazla içmem mümkün değildi. Güney Afrika’da içkili araba kullanırken yakalanmanın cezası hapismiş. Bu yüzden şansımı fazla zorlamak istemedim.
Gezdiğimiz üzüm bağlarının hatta gezmediklerimizin bile güzelliğini anlatmam o kadar zor ki. Göz alabildiğince asma dizileri sanki sonsuza uzanıyorlar, güneşe doğru. Her yer yemyeşil. Bahçelerde kocaman ahşap masalar ve sandalyeler, geniş gölgelikli ağaçların altında yemek ve şarap servisleri yapılıyor. Öyle bir açıklık ve ferahlık hakim ki bölgeye, insanın gözleri dinleniyor bu yeşil sonsuzlukta. Sessizlik... Bir de sessizlik var tabi ruhumuzu sarıp sarmalayan.



Yavaş yavaş akşam oluyordu ve bizim Cape Town’a dönmemiz gerekiyordu. Öte yandan içimde bir ses ısrarla buraya ait olduğumu söylüyordu. İnsan kendi cennetini neden terk etmek istesin ki? Geri dönüşün olup olmayacağını bilmeden bırakmak zorunda kaldığım onca büyülü diyarı düşündüm. Evim binlerce kilometre uzakta, kalbimi yine Afrika’da bırakıp geri döndüm.