15 Mart 2011

Antoine D'agata

Adı Antoine D’agata.

2004 den beri bir Magnum fotoğrafçısı. Belgesel fotoğraflar çekiyor.
Bugün bir fotoğraf dergisinde röportajını okuyunca, onun hakkında yazmam gerektiğini düşündüm. Hayır fotoğraflarını beğendiğim için değil. Sıra dışı olduğunu düşündüğüm için.

Röportaj büyük puntalarla yazılmış şu cümle ile başlıyor.
‘’ Uyarı: seks ve uyuşturucu göndermeleri içermektedir.’’

Şu anda üzerinde çalıştığı konu fahişelik ve uyuşturucu bağımlılığı. Geçmişte bir fahişe ile yaşadığı ilişkide methamphetamin bağımlısı olduğunu ve bir süre sonra bu ilişkiyi sonlandırmak için gerekli gücü bulmak zorunda kaldığını söylüyor.
2005 yılından beri yerleşik bir düzeni olmamış. Şimdilerde Phnom Penh, Kamboçya’da çalışıyor. Röportajın ana konusu Kamboçya’da çektiği fotoğraflar ve fotoğrafladığı fahişelerle olan ilişkileri. 

Röportajdan orijinal alıntılar yapmak istiyorum. Çünkü çok daha çarpıcı olacağına inanıyorum.

- So why are you drawn to photograph prostitutes and their milieu?
I’ve spent my life in the world of prostitution. It’s a world in which men expose their ugliness and women prove their courage; a detestable world where the instincts for survival and cruelty dictate each and every action…... The girls, the clients and all the wretches who cross paths and destroy themselves, are prisoners of a monstrous false reality. I tasted that life when I was very young. I make no excuse for it – it was due to my own refusal to work, and my contempt for the law…… The intensity of the lives people lead in this world, ruled by the brute forces of instinct, rage, desire and madness, is as addictive as the drugs in their blood. My capacity to exist on the edge of this gulf, which I acquired from years of agony, is precious – it’s something I refuse to give up.

- You sometimes describe your images as ‘’innocent’’. How can they be so?
I speak of those photos that break the connection between art and life. It’s not enough to pretend to take part in the experience of the world, and then hide in the shallow imitation that is your representation of it. I try to produce photos that remove all distance – that are no more than the unedited, uncensored depiction of perfect moments when life, work and thoughts destroy themselves. Innocence is possibly the nature of those images…… I want to redirect art to life, breaking the limits that separate theory from action, entertainment from the real thing. Images are innocent if they aren’t content just to give form to an idea, but participate in the deliberate creation of situation that bear witness to the will of life, and are born from the very act that engenders them.

-Some critics have suggested that your work is exploitative. What do you say to that?
I don’t believe that anyone has right to criticise my work on moral grounds – a morality that’s often born of consensual anonymity or intellectual slavery.

Beni etkileyen fotoğraflarından çok dürüstlüğü oldu. Sanatla gerçek hayat arasında kurmaya çalıştığı ve bunu da fotoğrafları ile ortaya koyduğu bağ bana çok gerçekçi geldi.  Çektiği fotoğrafların arkasında yatan felsefe alabildiğince yalın ve bir o kadar da korkutucu. Ama bununla yüzleşme şekli cesur, tıpkı bahsettiği çalışan kadınlar gibi.

İlgilenenler için, http://www.magnumphotos.com/Archive/C.aspx?VP=XSpecific_MAG.PhotographerDetail_VPage&l1=0&pid=2K7O3R14QKXR&nm=Antoine%20D'Agata  

8 Mart 2011

Kahvaltı

Günün en sevdiğim öğünüdür kahvaltı. Zaten büyüklerimiz de kahvaltının günün en önemli öğünü olduğunu üzerine basa basa söylemezler mi?

Sadece haftasonları fırsatım oluyor gerçekten kahvaltı diyebildiğim, mükellef ziyafetler için. Ofiste yapılan ise bir parça ekmek ve peynirden öteye geçemiyor limonlu çayın yanında. Limonlu çay bile lüks aslında ofiste. Evden getiriyorum limonumu. Neyse ki çayımız gerçek Türk usülü demleniyor da kendimizi bir nebze olsun evlerimizin sıcak ortamındaki gibi huzurlu hissedebiliyoruz. Aksi takdirde kağıt ya da plastik bardaklara sallanan çay poşetlerinin ağızlarda bıraktığı ham ve aceleci tada pek çoğumuz çoktan alıştık bile.  

Haftasonları diyordum, en büyük keyfim erkenden kalkıp çayımı demleyip kahvaltımı hazırlamak. Yalnız ya da dostlar eşliğinde hiç fark etmiyor. Evet eğer dostlarla birlikte olursa sohbet ve kahkahanın dibine vurmak mümkün, tıpkı geçtiğimiz haftasonu olduğu gibi. Ama tek başıma da kahvaltı ritüellerim değişmiyor, sonsuz keyif aldığım.

Koltuklarım, yüzleri değişip geldi geçen hafta. Seçtiğim açık bej kumaşla salonumun kasvetli havası ışıltılı bir aydınlığa büründü. Sevdim bu hali. Üzerlerine attığım birkaç renkli yastık da bejin tek düzeliğinin üstesinden gelince kahvaltılarım, kitap okumalarım, yazmalarım daha da keyifli hale geldi.

Sevgili arkadaşım İlker bu durumu fırsat bilip ‘’hadi koltuklarını kutlamak için bir parti yapalım sende.’’ deyince düşünmeye başladım. Evde parti fikri bana çok cazip gelmedi. Zaten İlker de koltukların renginin beyaza yakın bir bej olduğunu bilse böyle bir fikirle ortaya atılmazdı. Yine de parti fikrinin bana uzak gelmesi koltuklarım kaynaklı değildi. Ben gündüz insanıyım. Her zaman öyle oldum. Kahvaltıları sevişim de bu yüzden. Böylece hem koltuklarımı, hem bu sene kutlayamadığım doğum günümü kutlamak ve bir de sadece bir araya gelmenin keyfi için evde kahvaltı düzenlemeye karar verdim.

Neyse ki evim sekiz kişiyi ağırlayacak kadar müsait. Ama herşeyin bulundurulma sayısı ne yazık ki altı. Neden altı bilmiyorum. Ama öyle. Altı adet sandalye birbirinin takımı, altı adet tabak, bardak, yine takım. Geriye kalan iki, farklı modellerde olmak zorunda. Yine de bu ayrım keyfimizi kaçırmadı. Üstelik kimsenin bu farklılığı görmediğinden eminim.

Hazırladığım kahvaltıda neredeyse yok yoktu. Patatesli yumurtamı bile yaptım. Fırında kaşarlı ekmekler kızarttım, taze portakal ve nar suyu sıkıldı ve yanında limonlu çay. Bir de Alaçatı’dan kalma bir alışkanlık olan İzmir loru üzeri reçel, annemin limon reçeli mis kokulu. Bilmiyorum narenciyeye karşı olan bağımlılığımın nedenini ama Güney Afrika’dan getirdiğim klementin portakal reçeli de sofrada yerini almıştı. Altuğ şaşkınlıkla ‘’Güney Afrika’dan reçel mi taşıdın?’’ diye sorunca çok güldüm. ‘’Ama ben dünyanın her yerinden reçel taşırım.’’ Bitmesin diye özen gösterdi yemeyerek. Çok uzak diyarlardan geldiği ve sanki bir daha alınamayacağı için olsa gerek. Oysa kavanozda durması için değil, yenip tadına hayran kalınması için almıştım ben o reçeli.

Uzun zamandır hiç bu kadar içten güldüğümü hatırlamıyorum. Kahvaltı masasının etrafında çok sıcak ve samimi bir hava esiyordu. Herkes birbiri ile kaynaşmış, espriler ortamı yumuşatıyordu, üstelik sadece çay ve portakal suyu içildiği düşünülürse. Evet başta ufak bir soru işareti vardı kafamda farklı gruplardan arkadaşlarımı bir araya topladığım için. Ama yanılmamışım, insanları birbirlerine kaynaştırmak için kahvaltı sofrasından daha mükemmel bir yer düşünemiyorum. Bizim ailemiz için bu, senelerce böyle olmuştu zaten. Geçtiğimiz haftasonu da gördüm ki bunca senedir değişen pek birşey yoktu.

Demleme çay, sahanda yumurta, beyaz peynir ve insanın sevdikleri ile birlikte ev, daha aydınlık ve yaşanılası bir mekana dönüşüyor.   

1 Mart 2011

Ayın Biri Kilisesi

Herkes gitmiş. Herkes yazmış.

Gitmeden önce bu kilise ile ilgili bilgi almak için internette dolaşırken fark ettim.

Unkapanı İMÇ'nin arkası Vefa semti olurmuş. İstanbul’da çok fazla uğramadığım semtlerdendir Unkapanı. Eskiden amcamın bir dükkanı vardı İMÇ'de. Kimyevi hammaddeler ve malzemeler satardı. Bazen Mısır Çarşısı’na babamı ziyarete gittiğimizde amcamın dükkanına da uğrardık. Ufacık bir mekan olduğunu hatırlıyorum hayal meyal. Ne amcamın dükkanı, ne de Mısır Çarşısı’ndaki dükkan bize ait artık.

Bugün yine yolumuz düştü bu semte. Arabamızı arka sokaklardan birine park ettik. Saat sabahın çok erken saatleri olduğu için park yeri bulmakta çok fazla zorlanmadık. Ayın Biri Kilisesi Vefa semtinde. Vefa Bozacısı'nın önünden yürüyüp sağa sapıyorsun. Sonra da yokuş aşağı kaptırıp yürüyorsun. Sabahın yedisinde sokakta yolları süpüren bir görevliye, kilisenin yerini sormak için yaklaştık. Bize şöyle bir baktı. Beş kadın İstanbul’un Vefasında avare, arana tarana dolaşıyor. Ve bugün ayın tam tamına biri. Ona kilisenin yerini sormaya fırsat bulamadan ‘’buradan yokuş aşağı yürüyün. Karşınıza çıkacak’’ dedi. Bu semtin sakinleri her ayın birinde pek çok insanın buralara akın etmesine alışkındı anlaşılan. Gerçekten de birkaç dakika sonra kilisenin önündeki işportacılarla karşılaştık. Tezgahlarında farklı umutlara cevap verecek çeşitli objeler satıyorlardı. İyi şans, kısmet açma, huzur, mutluluk. İnternette okuduğum yazılarda ‘’dışarıdaki satıcılardan hiçbir şey almayın, anahtarlar içeride satılıyor yazıyordu’’. Biz de öyle yaptık. Doğrudan kilisenin avlusuna girdik.



Ayın Biri Kilisesi gerçekten de çok küçük bir yapı. Kapısından içeri girince sağda anahtarların satıldığı ufak bir vezne var. Anahtarların tanesi bir lira. Ayrıca mum yakmak isteyenler de birer liraya mum alabiliyorlar. İçeride yaklaşık yirmi yirmibeş kişi kadar vardı. Kimisi papazın önünde kutsanmayı bekliyor, kimi mumlarını yakıyor, kimileri de aşağı inen bir merdivende gözden yitip gidiyordu.

Öyle sayısız dileğim yoktu. Bu yüzden sadece üç anahtar aldım. İkisi kendim için, diğeri de şansız olduğunu düşündüğüm hüzünlü bir kadın için. İki mum yaktım, dileklerimi diledim. Sonra da fotoğraf makinemi çıkarıp mumları ve dilek dileyen insanları fotoğraflamaya koyuldum.


Çevremdeki herkes inanandı. Kimisi dileği olduğu için anahtarını bırakmaya gelmişti. Bense inanmak istiyordum. Buradan alınan anahtarların kısmet açtığı, dilekleri yerine getirdiği söyleniyordu. Okuduğum tüm yazılarda, arkadaşlarımdan dinlediğim örneklerde her kim ne dilediyse olmuştu. Belki benim de uzun zamandır gerçekten kalpten dilediğim şey gerçekleşebilirdi. Kiliseye gitmenin bana bir zararı olmayacaktı. Altı üstü keyifli, farklı birgün geçirip İstanbul’da yapmaktan en çok zevk aldığım şeyleri yapıyor olacaktım. Şehrin yeni yerlerini keşfetmek ve Emirgan’da erken bir kahvaltı.

Kilisenin altında Meryem Ana ayazması var. Merdivenlerle inilen daracık bir alanda birkaç musluklu bir çeşme görüyoruz. İsteyen musluktan su içiyor, isteyen ufak plastik şişelere suyunu doldurup yanına alıyordu. Kenara kocaman bir çuval içine koymuşlar plastik şişeleri, kapakları ve şişelerin küçük tıpalarını. Gerçekten çok organize bir durumun içindeyiz. En ufak ayrıntılar bile düşünülmüş. Muhtemelen yıllar içinde gelen ziyaretçilerin ihtiyaçları gözlemlenerek bu noktaya gelinmiş.


Yukarıya çıktığımızda papazın müsait olduğunu görüp yanına yaklaştım. Eğilip adımı sordu. Söyledim. Sonra adımın da içinde geçtiği bir takım latince dualar okumaya başladı. Bana hiç bakmıyordu. Bense onu izliyordum. Belki de ne kadar samimi olduğunu anlamaya çalışıyordum. Aslında fark etmezdi. Her ayın birinde bu kiliseye yüzlerce insan akın ediyor ve o da yüzlercesine aynı duayı okuyordu. Tek farklı olan kısım isimlerdi belki de. Eminim zaman zaman onlar bile aynı olabiliyordu. Yani pek de samimi olmasını gerektirecek bir durum yoktu ortada. Duasını bitirdikten sonra Perşembe ve Salı tekrar gelmemi söyledi. Çünkü hıristiyanlık inancına göre üçleme olması gerekiyormuş. Papazın yanından ayrılırken dileğim olana kadar buraya tekrar gelmeyeceğimi biliyordum.

Tüm ritüeller tamamlandıktan sonra kafam biraz da karışık kiliseyi terk ettim. Tüm gün iki anahtarıma dokunup dileklerimin gerçek olup olmayacağını düşündüm. Çok uzun zamandır kendim için istediğim iki şey vardı. Belki bu sefer…


Emirgan sensiz yalnızdı. En son birlikte oturduğumuz koltukta tek başına bir kadın oturmuş sahanda yumurtasını ekmekle sıyırıyordu. Kolunu omuzuma atışını izledim. Ve sonra gülüşünü…  

25 Şubat 2011

Hayat Anlamlı Mı?

Bugün kendimle savaşacak gücüm yok artık. Hayatla ilgili ne kadar çöp varsa, kafamdan aşağı boşalttım hepsini. Pek birşey kalmadı geriye.

Önce bir müşteri arayıp ürünlerimizden birini sordu. Benim gurubuma ait olmadığını, kendisini bir distribütörüme yönlendireceğimi söylediğimde sabırsızlanıp kızmaya başladı. Ürünün hangi sektör için kullanacağını belirlemeye çalışıp, doğru yönlendirme yapmak için sorular sorunca da beni azarlayıp onu oyalamakla suçladı. Ona, onu neden oyalamak isteyebileceğimi sordum. Cevabı yoktu. Sadece kızgındı, sebebini bilmediğim bir nedenden dolayı, ve kızgınlığını benden çıkarmak istiyordu. Başka zaman olsa kişisel algılamazdım. Ama bugün hayatın ne kadar negatifliği varsa kafamdan aşağı boşalttığım için sesimi çıkartmadan onu dinledim. Sonunda da gerekli telefon numaralarını verip telefonu kapattım. Kızgınlığımın içimden yükseldiğini hissettiğimde aklıma Shell’de çalışırken yaşadığım bir olay geldi. Telefonda biraz ters konuştuğum bir adam, şirketi gazeteye vermiş ve benim de ismim kötü çalışan olarak ifşa edilmişti. Genel müdür tarafından uyarılmış ve çok utanmıştım. Sonrasında da telefonda müşteri ile konuşma eğitimi almıştık tüm gurupça. Bugün farkına vardım ki aldığım eğitim yararlı olmuş. Aradan on sene geçmesine rağmen unutulmayan bir gün daha.
Adama karşı iyi idare etmiş olmama rağmen, telefonu kapadıktan sonra ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Sonrasında bankayı aramam gerekti. Hesabımla ilgili bir sorunum neyse ki çok uzamadan çözüldü. Ama konuştuğum kız telefonu kapatmadan önce bankanın promosyonlarından birinden bahsetmek istiyordu.

‘’Görüyorum ki bankamızın kredi kartını kullanıyorsunuz.’’
‘’Evet kullanıyorum.’’
‘’Eğer kartınıza bir ek kart çıkartmak isterseniz on tl ödül kazanacaksınız. Kimin için çıkartalım?’’
‘’Hayatımda ek kart çıkartmak isteyeceğim biri yok.’’ cümlesi dudaklarımdan dökülünce donup kaldım. Kız teşekkür edip alelacele telefonu kapattı.

Sabahtan beri kafamdan aşağı boca ettiğim onca çöp gelip boğazıma düğümlenmişti. Sonradan düşündüğümde, herhangi biri günümüzde kime ek kart çıkartmak isteyebilir ki? Belki çocuğuna. Neyse ki o konuda kendimle barışığım ve çocuk istemediğimi biliyorum. Öte yandan ek kart sadece bir vesileydi.

Geçtiğimiz haftasonu internette bulduğum bir konser albümünü dinlediğimde, hayatımda bu denli güzel gitar çalınamayacağını düşünüp, hissettiklerimi biri ile paylaşmak istedim. Ece jazz sever ve blues onda baş ağrısı yapar. İlker bu konsere zaten gitti ve gayet iyi biliyor ne demek istediğimi. Ama istedim ki hiç bilmeyen, daha önce dinlememiş bir kişi, fonda çalan acıklı gitar sesini dinlerken benimle aynı kalp çarpıntısını yaşasın. Eric Clapton ve Steve Winwood’un Madison Square Garden konserinin kaydı hayatımda dinlediğim en şahane müzik şöleni olsa gerek. Bir gitardan bu kadar acıklı ses çıkarılabilir mi? Evet Eric Clapton bu konuda bir dahi. Albümü her dinlediğimde kendimden geçiyorum. Hissettiklerimi hiç kimse ile paylaşamamak ise aldığım zevki gölgeliyor çoğu zaman.

Anlarda yaşadığımız ufacık deneyimler paylaşıldığında hayatı anlamlı kılıyor. Yoksa insan tek başına da pek çok deneyim yaşayabilir. Zaten yaşıyor da. Ama esas farkı, diğeri ile aynı duyguları hissettiğini bilmek yaratıyor. Paylaşmak.

Mutluluk üzerine pek çok kitap okudum. Her yazar kendince bir tanım yapıp, mutlu olabilmek için hangi şartların gerekli olduğunu sıralıyor. Son okuduğum yazarlardan biri de şöyle demiş:

‘’Zihnimiz çevremizdeki kalıpları bulup onlara anlam yüklemek üzere tasarlanmıştır. İnsanlar tür olarak anlamlandırmak amaçlı yaşar.’’

Karşımıza çıkan her olayda, her anda, her insanda önce bir örnekleme yapıp, sonra da  anlam arıyoruz. Hayatımızı daha değerli kılacağını umarak. Anlam bulduğumuzda da daha mutlu ve doyumlu olacağımızı düşünüyoruz.

Okuduğum başka bir kitapta da ‘’hayatın bir anlamı olmak zorunda değil.’’ diye yazıyordu. Hangisi doğru acaba diye kafa patlatmak yersiz. Çünkü kanımca ikisi de doğru. Zihnimiz/beynimiz bizi canlı tutmakla görevli. Öte yandan burada, evrende olmamızın gerçekte hiçbir amacı yok. Tüm mükemmel şartlar bir araya geldiği için hayattayız. Hayatta olmamız ne evrenin umurunda, ne de var olduğunu düşündüğümüz bir yaratıcının. Umursayan ve daha fazla anlam olmasını isteyen sadece kendimiziz.

17 Şubat 2011

Optik Ses Kablosu


Bu sene evimle ilgili bazı yenilikler yapmayı kafama koymuştum. Önce eskiyen yatağımı değiştirdim. Nevresimlerimin çok renkli olmasından da sıkılmıştım. Artık sade, beni dinlendirecek tek renk takımlar tercih etmeye karar verdim. Evet bu kararlar öyle hayat değiştiren cinsten değil. Ama ev yaşantımda beni mutlu eden ufak nüanslar. İrili ufaklı yeni çerçeveler içinde seyahatlerimde çektiğim fotoğraflar ve bir kitaplık da yatak odamın havasını bir anda değiştirmişti.

Sıra salon koltuklarımın yüzlerinin değişmesine geldi. Annemler bu işe ön ayak olmasalar benim organize olup kumaş seçmem ve usta ayarlamam mümkün değildi. Birkaç gün sonra gelip alacaklar koltukları, sandalyeleri, aslında üzerine oturulabilecek herşeyi.  

Kumaş işleri olup biterken elektronik konusuna da el atmam gerektiğini düşünüp önce digitürkü aradım. Milattan önceden kalma dekoder kutumun plusa yükseltilmesi işi geçtiğimiz hafta halledildi. Ama telefon görüşmesi ile başlayıp, servisin eve gelmesine kadar geçen süreç oldukça sancılıydı. Başvurum sırasında telefonda karşıma çıkan konuşma özürlü çocuk, ben alternatiflerimi anlamak için üsteledikçe daha da panik olup tüm bilgileri birbirine karıştırıp, benim de sabrımı tüketti nihayetinde.

‘’Eğer digitürkün yeni dünyasına geçerseniz altı lira daha az ödeyeceksiniz. Hem de kayıt yapan makine ile.’’
‘’Digitürkün yeni dünyası nedir? Biraz önce bahsettiğiniz ve bana satmaya çalıştığınız daha pahalı alternatiften ne farkı var?’’
‘’Aynı kanalları seyredeceksiniz yine.’’
‘’Peki neden daha az para ödüyorum aynı şartlara? Bu yeni dünyaya geçince ne olacak? Dünyam daha mı renklenecek?’’

Bu noktada çocuk kilitlendi. Ben istediğim bilgileri alamadım. Sonuç; ikinci bir telefon konuşması yapmak zorunda kaldım. Bu sefer karşıma çıkan kız benim soru sormama bile fırsat vermeden tüm alternatifleri sıralamış ve daha ucuza hem de kayıt yapabilen bir kutuya sahip olmuştum.

Servisler hiçbir zaman söz verdikleri saatte gelmezler. Digitürk de aynı şeyi yaptı. Yaklaşık kırk dakika gecikmeden sonra yeni kutumu takıp gerekli tüm evrakları da imzalattıktan sonra gittiler.  

Görüntü sorunlarım halolup sıra ses sistemine gelince işler biraz daha karmaşıklaştı benim için. Televizyon için kullandığım ses sistemime aynı zamanda ipodumu da bağlamak istiyordum. Bunun için bir doc ve sistemle bağlantısını sağlayabilmek için de 3,5 mm lik iki girişli bir bağlantı kablosu satın almıştım. İşte sorun tam bu noktada başladı. Dvd oynatıcımda sadece bir giriş olduğu için televizyondan ipoda dönebilmek için kablo değişimi yapmam gerekiyordu her seferinde. Tak çıkar sonra tekrar tak. Kulağa pek de sevimli gelmiyordu. Ofis arkadaşım dahiyane bir fikir ortaya atınca, benim de bu çıkmaz durumdan kurtulabileceğim ortaya çıktı. Bir de optik ses kablosu satın almam gerekiyordu. Tarifi de şöyleydi;

‘’Işıklı uçları olan bir kablo.’’

Elektronik mağazasına girip ‘’optik ses kablonuz var mı?’’ diye sordum. Sanki nasıl birşey aldığımı önceden biliyormuş gibi, üstelik kendimden emin bir edayla. Olduğunu öğrenince tüm dertlerimin sona erdiği hissine kapıldım. Artık evde ipodumdan keyifle müzik dinleyebilecektim. Tek yapmam gereken koşarak eve gidip kablonun uçlarını uygun deliklere sokmaktı. Öyle de yaptım. Bunu yaptığımda müzik sesinin kolonlardan odaya hemen yayılacağını hayal etmiştim. Nedense olmadı.

Panik içinde yaklaşık yarım saat kadar kabloların uçlarını bir delikten çıkarıp diğerine taktıktan ve dvd oynatıcımın kumandasının üzerindeki ayarlarla da oynadıktan sonra pes ettim. Digitürk destek hattı da bu arada beni yirmi iki dakika kadar telefonda bekletip hiçbir şekilde yardımcı olamayınca, kapıyı çekip evden çıktım. Biraz sakinleşmem gerekiyordu.

Neden hiçbir şey istediğim an, istediğim şekilde olmuyordu. Oysa tüm şartları yerine getirdiğimi düşünüyordum.

Aksi gibi senenin en sevmediğim günlerinden birini yaşamaktaydık üstelik. Sevgililer günü… Neyse ki bekarlardan oluşan bir partiye davetliydim. Bir arkadaşım partinin adını ‘’kukumavlar gecesi’’ olarak ilan etmiş, günün anlam ve önemini tam isabet vurgulamıştı. İki şişe şampanya, bir şişe pembe şarap ve bol miktarda kahkahadan sonra benim optik kablo sorunum konu oldu. Arkadaşlardan biri ‘’gelip bakayım istersen’’ deyince kulaklarıma inanamadım. Evden çıkarken içimden geçirdiğim dileğim aklıma geldi; ‘’hayatımda optik ses kablolardan anlayan bir erkek istiyorum. Seks falan umurumda değil.’’ Ve bu dileğim nasıl olduysa gerçeğe dönüşmek üzereydi.

Parti gece yarısından biraz sonra bitti ve bana yardım teklif eden arkadaş ile eve geldik. Ona neler yaptığımı gösterdim. Televizyonun arkasına geçip bağlantılara baktı. Bir sorun yoktu. Sonra dvd oynatıcının uzaktan kumandasının üzerindeki, benim de birkaç saat önce bastığım bazı tuşlara basmaya başladı. Bir anda müziğin odanın içinde yayıldığını duymak beni çok şaşırtmıştı. Bu kadar basitti işte. Sadece tek bir tuşa iki kere basmak yetmişti.

‘’Ama ben de aynı tuşlara basmıştım.’’
‘’Anlaşılan basmamışsın.’’ Ardından bir tebessüm.

İşin gerçeği basmıştım. Ama sabırsız bir hızla, bir ayardan diğerine geçerken beklemediğim için, sesin gelip gelmediğinin de farkında değildim. Makineye cevap verecek zamanı tanımamıştım.

Telaş, acelecilik, herşeyin hemen olmasını isteme hali biraz çocukça, ama daha çok kadınlara özgü özellikler. Biz kadınlar dördüncü boyutu algılarken tüm yaşamın tek bir ana sığamayacağını unutuyoruz sanırım.    

13 Şubat 2011

Retro Efsane

Uzun zamandır compact bir fotoğraf makinesi almayı düşünüyordum. Canonumdan  memnun olsam da, büyük gövdesi ve lensleri ile onu her yere, her an taşımam mümkün olmuyordu. O, benim uzak diyarlar için vazgeçilmez arkadaşımdı. Ama bazen yakında, şehirde, anları yakalamak için hızlı olmak gerekiyor. Her an çantamda taşıyabileceğim daha ufak bir fotoğraf makinesi hayatımı kolaylaştıracak inancındaydım.

Compact bir makine almanın çok da kolay bir karar olmadığını internette, modelleri araştırmaya başladığımda fark ettim. Onlarca model, onlarca özellik derken, kafam iyice karıştı. Oysa bu seneye kadar hangi makineyi almak istediğimi bildiğimi sanıyordum. Canon G11 hayallerimi uzun süredir süslüyordu. Fakat sonradan fark ettim ki G11 oldukça büyük, hantal ve her zaman yanımda taşımak için ağır bir gövdeye sahipti. İstemeyerek de olsa bu hayalimden vazgeçmek zorunda kaldım.

Aralarında gidip geldiğim dört model vardı. Fotoğraf teknolojisi o denli hızlı ilerliyor ki, insan takip etmekte zorlanıyor. Yeni çıkan interchangable compact makineler çok cazip görünüyorlardı. Olympus Pen, Sony Nex, Panasonic GF1 ve Panasonic LX5 karşılaştırdığım modellerdi. Okuduğum forumlarda gördüm ki bu dört makineden sadece Panasonic GF1 gerçekten ön plana çıkıyordu. Fakat araştırmalarım sonunda hem büyük, hem de oldukça pahalı olduğuna karar verdim. Farklı lens seçenekleri ile istediğim kaliteyi elde edebilirdim. Ama Canonumla da aynı şeyi yapabildiğimi fark ettim. Zaten birkaç tane lensim vardı ve onlar bana istediğim poz esnekliğini veriyorlardı. Benim sabit bir lens ile harikalar yaratabilecek bir makineye ihtiyacım vardı. İkinci olarak öne çıkan model ise Panasonic LX5 ti. Hem küçük, hem marifetli, hem de daha ucuzdu. Özellikleri de hedeflediklerimle uyuşuyordu.

Bir fotoğraf makinesi seçerken, ister D-SLR olsun ister compact, ilk sorulması gereken soru; hangi şartlarda, ne tip fotoğraflar çekmek istiyorum olmalı. Öncelikle makineyi hangi tip objelere doğrultacağını ve bunu ne zaman yapmak istediğini bilmeli fotoğrafçı. Fotoğrafçılıkla ilgili ahkam kesecek kadar profesyonel olmasam da 2008 yılından beri fotoğraf çekerken ve okuduklarımdan öğrendiğim kadarı ile her amatör fotoğrafçı bu işe başladıktan sonra belirli bir yöne doğru yöneldiğini fark ediyor. Kimi portre çekmekten zevk alıyor, kimi mimari eserleri, kimi sokakta önüne gelen rastgele hareketli sahneleri. Bu da çoğunlukla hangi makineye ve lenslere sahip olunması gerektiğini belirliyor.

Son zamanlarda yaptığım seyehatlerde fark ettim ki, doğal insan halleri ve sokaktaki rastgele sahneler daha çok ilgimi çekiyor. Hareket ederken daha esnek, acelesiz ve sakin olmak istiyorum. Sahip olmak istediğim compact fotoğraf makinesi de öylesine doğal bir edayla kolumun bir uzantısı haline gelmeli ki, elimde tuttuğumun bile farkına varmayayım.

Bana ‘’kim gibi fotoğraf çekmek istersin?’’ diye sorsalar cevabım ‘’Ara Güler gibi.’’ olurdu. Siyah beyaz, hayatın içinden fotoğraflarına bakmaya doyamıyorum. Öyle doğal ve öyle gerçekçiler ki, sanki fotoğraflardaki insanlar bir zaman yolculuğu yapıp, hapsoldukları karelerden fırlayacaklar. Gerçek hayat hikayeleri olan insanlar bunlar. Bir zamanlar var olup, bu şehirde yaşamışlar. Kömür işçileri, hamallar, balıkçılar, sokak çocukları, salon beyfendileri, sanatçılar. Öyle çok yüz var ki, hepsini tek tek hatırlıyor mudur acaba diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Ara Güler Leica fotoğraf makinesi kullanır film dönemlerinden beri. Marka, ürünlerinde hala geçmiş yıllardaki retro görünümünü korumak konusunda istikrarlı. Öyle cafcaflı teknolojik oyuncak görüntüsü yok makinelerinde. Modellerini sade, kibar hatta biraz da maskulen olarak tarif etmek yanlış olmaz. Fotoğraf dergilerinde ne zaman Leica marka bir fotoğraf makinesi görsem içim gider, dakikalarca incelerim. Acaba birgün alabilir miyim diye düş kurarım. Eğer Leica bir fotoğraf makinesine sahip olsam Ara Güler gibi kareler yakalayabilir miyim diye merak ederim. Biliyorum ki, bu işte bakmak ve görmek önemli. En iyi makineye sahip olunabilir ama, gördüğünü özgün bir bakış açısı ile yorumlamak yetenek ister.



Hiçbir zaman bir Leica’ya paramın yetebileceğini hayal etmezdim. Taa ki D-Lux 5 ile karşılaşana kadar. Her zamanki retro görüntüsü beni kendine aşık etti. LX5 ile özellikleri tamamen aynıydı. Evet fiyatı Panasonic’in iki katıydı. Ama günün sonunda bir Leica sahibi olduğumu bilecektim. ‘’Benim bir Leicam var.’’ demek öylesine gururlanılacak bir his ki, tarif etmesi pek kolay değil. Mantıklı bir kişi aynı özelliklerde bir makineye neden iki katı para vereyim ki diye düşünebilir. Ama sen ve ben bir Leica’ya sahip olmanın nasıl bir ayrıcalık hissi yaratacağını biliyoruz.

Evet sonunda bir Leica almaya karar verdim.

O bir retro-efsane… Efsane fotoğrafçıların tercih ettiği ve bir ömür vazgeçmedikleri ulaşılabilecek son nokta, compact da olsa.

     

10 Şubat 2011

Gün Işığı

Hayallerden ( Ganj’daki küçük mum )

Gün ışığı sözcüğünün hayatımın bir döneminde önemli yeri olmuştu. Birine ‘’sen gün ışığımsın’’ demeyeli öyle çok zaman geçti ki, bir daha şansım olur mu bilmiyorum. Bu cümleyi bir insan için sarf edebilmek ardında pek çok farklı duyguyu barındırıyor. Duyulan sevginin yanında, hayatla ilgili öyle bir inanca sahipsindir ki o insana dair, tüm yaşam felsefeni değiştirse de, inançlarını alt üst edip seni tamamen farklı bir insan haline getirse de korkmazsın. İşte tam anlamıyla böyle oldu bana da.

Ona ''gün ışığı'' dediğim dönemlerde bunun pek de farkında değildim aslında. Aramızda bir oyundu sadece. Her gün bitiminde, karşılıklı veda ederken söylediğimiz küçük sevimli sözcüklerdi bizi bir sonraki güne taşıyan ve birbirimize olan özlemimizi artıran.

Zaman geçti.

Yıllar da. O bana anlattı, ben ona. Tek istediğim onu anlamaktı aslında. Bazen zorluk çekerdim. O ise hiç üstüme gelmeden anlamam için sabır gösterirdi. Önce fikirler vardı. Üzerinde hiç düşünmediğim, bana yabancı olan fikirler. Okuyup öğrenmem gereken o kadar çok bilgi vardı ki, öğrenmekte geç kalmışlık hissine kapılır ve ona ‘’bunları öğrenmek için neden bu kadar geç kaldım’’ diye sorardım. Endişelenmez ve bana hiç de geç olmadığını söylerdi.

Otuz altı yaşındaydım. Şaire göre hayatımın yarısını geçmiştim bile.

Yıllar gibi, kitaplar da kitapları kovaladı. Öğrenme isteğim sonsuz bir doyumsuzluğa dönüşmüştü adeta. Yazışmalar devam etti. Hep konuştuk. Taa ki birgün konuşmayana kadar.

Değişmiştim. Daha gerçekçi, daha az duygusal, belki daha az inançlıydım. Hiçbir inanca ait olamamanın verdiği güvensizlik duygusu o dönemler içimi kemirse de, ileri doğru çok fazla yol aldığımın farkındaydım. Geldiğim noktada onun inandıkları benim de inandıklarım halini almıştı. Ne bir zorlama, ne bir direniş ya da dikte vardı. Bir uykudan uyandığımı ve artık geri dönemeyeceğimi biliyordum. İnançları değişince hayata bakışı da değişiyor insanın. Sorgulardım bazen onunla, iyi mi oldu, yoksa bu değişim hayatı benim için daha da mı zorlaştırdı diye. Cevabım ise her seferinde bundan daha farklı olmayı istemeyeceğim olurdu. Doğru olduğuna inandığım yolda yürümeme engel olmadı hiçbir zaman.       

Dünyamı aydınlatıp, kendimin, değerlerimin farkına varmamı sağlayan ‘’gün ışığımın’’ hayata bakışı, duruşu gerçekçiydi. Hatta biraz da zalimce. Ama daha çok kendineydi zalimliği. Kendi ile bu denli uğraşmasını anlayamazdım. Bir zamanlar çok fazla nefret etmişti hayata dair yaşananlardan. Sonrasında sınırlar koymuştu kendine ve ulaşılması gereken hedefler. Katıydı, taviz vermekten hoşlanmazdı. Taa ki bana kapılarını aralamaya karar verene kadar. Onun hayatında büyük değişikliklere neden olduğumu söylemem çok iddialı olur. Çünkü öyle olmadı. Biliyorum ki dünyaya benim penceremden bakmak onun da hoşuna gitmişti. Kendine koyduğu yasakları bir kenara bırakıp, biz olabilmemize kısa bir süre de olsa izin vermişti. Yazılarda bir hayatı paylaştığımızı söylemek abartılı olmaz. Birlikte kurduğumuz hayallerin gerçek olmasını dileyecek kadar sevmiştik birbirimizi.

Oysa bir insana ‘’sen benim gün ışığımsın’’ diyebilmenin sevgiden daha fazlasını gerektirdiğini biliyorum. Güvenle dolu olmalı insanın kalbi. Her ne olursa olsun onun, ışığını söndürmek değil, çoğaltmak için orada olduğunu bilmen gerekir. Her yer karanlıkken bir mum yakmak gibidir güvenmek. Aydınlığını paylaşıp, birlikte çoğalmaktır.

Ganga Aarti Ceremony


Yaktı ve bıraktı küçük mumu Ganj’ın sularına. Mum önce hafifçe yalpaladı, önünü görmekte zorlandı. Öylesine karanlıktı ki etrafı, korkmamak için geri dönüp onun aklına sığınmayı arzuladı. Sonra toparlandı. Kendi aydınlığını fark edince içi güvenle dolu arkasına baktı. Işığının kaynağından yavaş yavaş uzaklaştı. Ve tüm gölgeleri geride bıraktı.   



Keep your face always toward the sunshine - and shadows will fall behind you. Walt Whitman