11 Mayıs 2011

Güzel Şehir... Berlin 2

Seyahat defterime şöyle yazmışım; ‘’ İnsan herşeyi fotoğraflayamıyor ne yazık ki. Özellikle hissettiği huzuru, etrafındaki kuş cıvıltılarını ve mutluluğunu.’’

Berlin kitabımda mutlaka kahvaltı edilmesi gereken yerler arasında otelimin bulunduğu caddenin üzerindeki Wintergarten Literaturhaus da vardı. Pazar sabahı için iyi bir seçim olması gerekiyordu. Literaturhaus kocaman yemyeşil bahçesi ile eski bir bina. Yapının merdivenlerle çıkılan ufak girişini bir kış bahçesine dönüştürmüşler. Hem içeride hem de dışarıda masalar var. Kuş cıvıltılarını ve güneşi kaçırmamak için dışarıdaki bir masaya oturmayı tercih ettim. Güler yüzlü, sevimli bir kız yanıma yaklaştı, önce hoşgeldiniz dedi ve ardından beni masama yerleştirdi. Bir Türk kızı olduğu her halinden belliydi. Lemya, benim de Türk olduğumu öğrenince daha ilgili davranmaya başladı. Menüden bir numaralı kahvaltıyı seçtim. On tane seçenek vardı. Bir numara ‘’sunny side up’’ iki göz sahanda pastırmalı yumurtayı da içeren zengin bir kahvaltı. Güney Afrika’da öğrenmiştik sahanda yumurtanın bu şekilde söylendiğini ve çok hoşumuza gitmişti.

Literaturhaus

Bilmiyorum neden öyle hissettim. Ama tüm yapmış olduğum kahvaltıları puanladığımda Wintergarten’daki kahvaltımın en güzeli olduğuna karar verdim. Yaşadığım şehirde evim dışında kahvaltı pek zevk vermiyor artık ne yazık ki. İstanbul çok kalabalık ve gürültülü. Oysa Wintergarten’da diğer masalarda, yanı başımda kahvaltı edenlerin sohbet sesleri bile duyulmuyordu. Çocuk ağlaması yoktu. Sadece kuşların sesini ve sabahın tazeliğini dinledim. Medeniyet böyle birşey diye geçirdim içimden. Biz hiçbir zaman medeni olamayacağız.

Kahvaltıdan sonra otele dönüp bavulumu topladım ve kendimi yeniden sokağa attım. Essen’e trenim akşam üzeri olduğundan hedefim bir turist otobüsüne binip yürüyerek gezemediğim yerleri de görebilmekti. Hop-on, hop-off bir turist otobüsüne biletimi alıp geziye başladım. İlk durağım Check Point Charlie’ydi. Berlin duvar müzesi de burada. Bu nokta, doğu ile batı arasındaki en ünlü sınır geçiş noktası. Ekim 1961 de Amerika ve Rusya tankları da bu noktada karşı karşıya gelmişler. Check Point Charlie tarih boyunca pek çok kereler gösterilere sahne olmuş bir yer. 22 Haziran 1990 tarihinde İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan dört ülkenin ve Almanya’nın liderlerinin gözü önünde bu noktadaki askeri karargah yerle bir edilmiş. Şimdilerde caddenin ortasında sembolik bir askeri kulübe duruyor. Yine sembolik askerler turistlerle fotoğraf çektiriyorlar.


Check Point Charlie

Gendarmenmarkt

Otobüsüm yarım saat sonra geldi ve ben de bir sonraki noktaya doğru hareket ettim. Birgün önce Gendarmenmarkt’da yemek yemiş olmama rağmen tekrar bu güzel meydanda inip bir kahve içmeye karar verdim. Şehrin sokak cafeleri gerçekten çok davetkarlar. Yarım saatimi de burada güneşlenerek geçirdikten sonra tekrar otobüsümdeydim. Bir sonraki durağım Alexanderplatz’dı. Otobüs bölgeye geldiğinde aşağıya inmemi gerektirecek bir durum olmadığını görüp Museumsinsel’e devam ettim. Fakat Museumsinsel ile Alexanderplatz arasında bir yerlerde Spree nehrinin kenarında bizim Ortaköy’e benzeyen daracık sokaklı ve yine pek çok cafenin olduğu bir bölge dikkatimi çekti. Berliner Dom’da kendimi otobüsten atıp Spree tarafına doğru yürüdüm. Sadece beş dakikalık bir yürüyüş, fazla değil. Berlin’deki en eski kilise olan Nikolaikirche de yine bu bölgede. Kilise 1220-1230 yılları arasında inşa edilmiş. Küçük mağazaları, sokak eğlenceleri ve renkliliği ile vakit geçirmesi eğlenceli bir yer burası. Yürürken gözüme ''Tee'' tabelası çarptı. Nedense çay satan mağazalar kitapçılar gibi uğramadan geçemediğim yerlerdir. Hemen içeri girdim. Çayın yanında, fincanlar ve çay ile ilgili pek çok aksesuar da satılıyordu. Gözüme sevimli, kulpsuz, Japon stili bir fincan ilişti. Peru’dan aldığım fincanımı iki yıldır çok severek kullanıyordum. Ve o ana kadar inka motifleri ile süslü Peru fincanımın yerini alacak bir modelle karşılaşmamıştım. Ama bu fincana ilk görüşte aşık oldum. Döndüğümden beri de akşamları bitkisel çayımı onunla içiyorum.

Nikolaikirche

Yaptığım alışverişten memnun, nehir tarafına doğru yürüdüm. Karşıma büyük bir meydan çıktı. Yan yana restaurantlar öğle güneşinin tadını çıkaran turistlerle dolup taşıyordu. Her yerde pembe-beyaz baharlar göz kamaştırıyordu. Ben de pembe çiçeklerle bezenmiş bir ağacın altına oturdum. Biramı söyleyip güneşin tadını çıkarmaya koyuldum.



Zamanım azalmıştı ve listemde görmek istediğim sadece Brandenburger Tor ile Reichstag kalmıştı. Berliner Dom’dan otobüse bindim tekrar. Brandenburger, Berlin’in eski şehir kapısı ve 18. yüzyılda inşa edilmiş. Gerçekten görkemli bir yapı. Kapının bulunduğu bölge pandomimden politik protestolara kadar pek çok gösteriye sahne oluyor.  Korkunç bir turist kalabalığı var. Fakat Berlin’de alanlar o kadar geniş ki insan bu kalabalıktan boğulmuyor bir şekilde. Reichstag, yani Almanya’nın eski parlamento binası da kapının oldukça yakınında. Bu bina İkinci Dünya Savaşı sırasında bombardımandan büyük zarar görmüş. Daha sonra restore edilmiş ve camdan bir kubbe ilave edilmiş yapıya. İlginç bir mimari. Bugünse Reichstag, sadece bazı hükümet toplantıları için kullanılmaktaymış. İçeriye girmedim. Çünkü kapıda yoğun bir güvenlik taraması vardı. Burada, İkinci Dünya savaşından önceki 96 parlamento üyesinin, naziler tarafından katledilmeleri anısına yapılmış anıtı görmek de mümkün.

Reichstag

Berlin gezimin sonuna gelmiştim. Trene yetişmem gerekiyordu. Otele dönüp bavulumu aldıktan sonra bir taksiye atlayıp Spandau tren istasyonuna gittim. Essen’e gidecek olan trenimi beklerken peronda yaşlı bir alman çift ile tanıştım. Onlarla sohbet ederken kadın, kendilerinin gerçek Berlinli olduğunu söyledi. Hatta bununla gurur duyduğu da her halinden belliydi. Babası, büyükbabası birkaç kuşak hep bu şehirde yaşamışlar. Artık pek fazla gerçek Berlinli yaşamıyormuş şehirde. Politik ya da ekonomik nedenlerden dolayı şehre çok fazla göç olmuş ve hala da olmaktaymış.

Üçbuçuk milyon nüfusu olan bu güzel şehre geri dönmeyi kafama koyarak trenime binip Essen’e doğru yola çıktım. Bundan sonrası ise başka bir hikaye...

10 Mayıs 2011

Güzel Şehir... Berlin 1

Frankfurt-Essen arası kısa da olsa, iş dışında kendime ait bir haftasonum vardı Almanya’da. Ne zamandır gitmek istediğim Berlin’i görmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündüm. Ne kadar iyi yapmışım.

Nisan aylarında hava genellikle şaibelidir. Yağmur yağma ihtimali yüksektir. Geçen sene pek yaz olmadı Almanya’da. Bu yüzden biraz tereddütlüydüm. Yine de haftasonumu Essen’de geçirmekten iyidir deyip Frankfurt’dan atladım trene. Yaklaşık dört saat sonra Berlin’deydim. Gece saat on sularında vardım şehre. Korkunç bir rüzgar kapıp koparıyordu. Panik yapıp Spandau tren istasyonunda indiğimden bir taksi bulup otelimin olduğu Fasanenstrasse’ye ulaşmam gerekiyordu. Bu ülkede taksiler öyle her yerlerden çıkmaz karşısına insanın, Türkiye’de olduğu gibi. Önce bir taksi durağı bulmak gerekir. Çekçeği kırık bavulumu rüzgara karşı sürükleyerek yürümeye başladım. Bir yandan da nereden taksi bulacağımı düşünürken karşıma İbis otel çıktı. Kendimi hemen lobiye atıp resepsiyondaki kızdan bana bir taksi çağırmasını rica ettim. Üç buçuk milyonluk şehir nüfusunun üç yüz bini Türk olduğundan şoförümün de Türk olması beni hiç şaşırtmadı.

Taksi şoförü memleketdaşı olduğumu öğrenince başladı konuşmaya. Hayat hikayesini anlattı. Karısını, iki çocuğunu ve tabi Almanya’daki Türk halkını. Kültür farklılığından girip, politikadan çıktık. Çoğunlukla haklısınız demekle yetindim. Böyle durumlarda renk belli etmemek her zaman çok daha güvenlidir.

Otele varmamız neredeyse yirmi dakikamızı aldı. Şimdi düşününce, tren Berliner Zoo durağına kadar gidiyordu. Panikle kendimi trenden atmasaydım otelime yürüme mesafesine kadar gidebilirdim.

Savoy, Berlin’deki en eski otellerden biri. Zamanında burada Greta Garbo, Henry Miller gibi ünlüler de kalmış. Odamdaki eski yıllara ait mobilyalar kendimi bir film yıldızı gibi hissettirmese de o dönemlerin yaşayışını düşünmeme neden oldu. Banyo, kocaman akrilik küveti ile modern bir görünümdeydi. Odamı, aslında otelin eski havasını sevmiştim.
Ertesi gün aklımda, erken kalkıp yürüyerek şehri gezme planı vardı. Konforlu yatağımda şehrin haritasına göz gezdirirken uyuyakaldım.

Her şehrin seyahat kitaplarında bahsi geçen ünlü bir marketi vardır. Berlin’de de Cumartesi günleri taze meyva, sebze ve çiçek satılan bir Pazar kuruluyor. Pazar, şehrin güney bölgesi Schöneberg’de. Haritamda ufacık harflerle yazılmış Winterfeldstrasse’yi bulduktan sonra kendime bir yürüyüş rotası çıkardım.Yürüyerek gezmek hem yorucu hem de zaman açısından uzun olsa da insan daha çok yer görebiliyor. Tabi öte yandan Almanca bilmediğim için otobüslere binme fikri de beni geriyordu. Winterfeld Markt’a varmam yaklaşık yarım saatimi aldı. Hava güneşli olmasına rağmen sabah saatleri olduğundan soğuktu. Yani insana Almanya sokaklarında yürüdüğünü her adımda hatırlatır cinsten. Saat dokuz civarı tezgahlar daha yeni kuruluyordu. Rengarenk meyvalar, özellikle çilekler oldukça davetkar duruyorlardı bu tezgahlarda. Yiyeceğin dışında giysiler, aksesuarlar ve daha pek çok ıvır zıvır da vardı pazarda. Ama alışveriş etmek yerine renklerin beni şımartmasını tercih ettim. Yavaş yavaş karnım da acıkıyordu. Sokak aralarında kahvaltı edebileceğim bir yer ararken gözüme Cafe Berio ilişti. İçerisi dolu olduğu için burasının insanlar tarafından tercih edilen bir yer olduğuna kanaat getirip girdim. İlk izlenimim burasının bir gay cafesi olduğuydu. Çünkü garson ve yerin sahibi olduğunu düşündüğüm bir adam tamamen gay görünüşlüydü. İçerideki masalarda da çiftler oturuyorlardı. Hepsinin erkek olması doğal olarak şüphelenmeme neden oldu. Fakat homoseksüellik beni rahatsız etmez. Güzel bir masaya yerleştim. Kahvaltı menüsü muhteşem görünüyordu. Kocaman bir italyan kahvaltısı ile earl grey çayımı da söyleyince keyfim yerine geldi. Garsonum güler yüzlü ve çok kibar bir insandı. Onunla konuşurken almanca kelimeler kullanmaya çalıştığımda bana ingilizce cevap veriyordu. Kahvaltımı ederken seyahat defterime de notlar aldım. Berlin maceram harika başlamıştı. Ve öyle de devam etti.

Rotama göre Potsdamer Strasse’den yukarı devam ettim. Hedefim Leipziger Strasse’yi takip edip Friedrichstrasse’ye varmaktı. Potsdamer meydanına vardığımda büyük bir turist kalabalığı gördüm. Doğu Alman asker üniforması giymiş genç bir adam geçiş için vize veriyordu. Arkasında da eski duvarın parçalarını sergiliyorlardı. İkibuçuk euro ya vize almak mümkündü günümüzde. Ama soğuk savaş döneminde sınırı geçmek isteyen pek çok kişi bu hakkı hayatıyla ödemişti. Şimdiyse Doğu Alman vizesi almak turistik bir eğlence gibi görünüyordu. Fotoğraf çekip yürümeye devam ettim. Potsdamer Platz gerçekten de görkemli bir meydan. Sony ve Daimler işbirliği ile yapılmış binalar kompleksinin ortasında buldum kendimi. Sony’nin devasa bir mağazası var burada. Gerçekten de görülmeye değer. Aynı zamanda sinema müzesi de bu bölgede. Müzeyi gezmedim ama mağazasına uğrayıp magnet ve bookmark almayı ihmal etmedim.  


Sony Center, Potsdamer Platz


Friedrichstrasse de Ku’damm gibi Berlin’deki büyük alışveriş caddelerinden biri. Sağlı sollu pek çok tanıdık mağaza görmek mümkün. Ama mağazalar benim pek de ilgilimi çekmiyordu. Amacım bu caddenin sonundaki Alman Guggenheim’i gezip oradan da Museumsinsel’e doğru yürümekti. Fakat Guggenheim kapalıydı. Yeni bir sergi hazırlığı içindelermiş. Bir dahaki sefere artık.

Hava öylesine güzeldi ki, saat de öğlene geldiği için artık harika alman biralarından içme vaktim de gelmişti. Humboldt üniversitesinin karşısındaki sokak cafelerinden birine oturdum. Dunkel biramı söyledim ve yazmaya devam ettim. Humboldt üniversitesi Almanya’nın en eski ve en prestijli üniversitesiymiş. Yirmidokuz Nobel ödüllü insan yetiştirmiş. Bunlardan biri de Albert Einstein. Şehrin tarihi dokusu insanı gerçekten derinden etkiliyor. Biram leziz, keyfim yerinde, yorgunluğumu atıyorum şehrin sayısız sokak cafelerinden birinde.


Ama zaman durmuyor ve benim çok az vaktim var, mümkün olduğunca çok yer görmek için. Museumsinsel’e, yani müzeler adasına vardığımda Berliner Dom ihtişamlı duruşuyla karşıma çıkıyor. Katedralin önünde kocaman ve yemyeşil çimenlik bir meydan var. İnsanlar burada piknik yapabiliyorlar. Tabi bizim mangallı pikniklerden değil onlarınki. Dumanlar tütmüyor hiçbir yerden. İnsanlar sadece çimenlere uzanıp güneşin ve günün keyfini çıkarıyorlar.
İnsan gözlerini katedralin devasa kubbesinden alamıyor. Genelde kilise gezmeyi tercih etmem gittiğim Avrupa şehirlerinde. Fakat bu katedral beni adeta kendine çekti. Mutlaka içine girmeli, hatta kubbesine çıkmalıydım. Beş euro giriş ücretini ödeyip içeri girdim. Muhteşem bir altar ve devasa bir alanın insana verdiği huşu hissi kiliselerin ortak özelliklerinden olsa gerek. Kubbeden Berlin manzarası da muhteşem. İyi ki çıkmışım hissi ile tekrar aşağıya inip Pergamon müzesini aramaya koyuldum.

Berliner Dom

Müzeler adası dünyadaki en önemli müze komplekslerinden biri olarak görülüyor. Altes Museum, Neues Museum, Alte Nationalgalerie, Bode Museum ve Pergamon bu komplekste yer alıyorlar. Zamanımın yetersizliğinden tüm bu müzeleri görmemin imkansız olduğunu biliyordum. Pergamon, aslında Bergama görmek için seçtiğim tek müzeydi Berlin’de. Uzun bir bilet kuyruğundan sonra müzeye girdiğimde devasa Pergamon altarı ile karşılaştım. Bu altar milattan önce ikinci yüzyılda inşa edilmiş. Altarın her yeri mitolojik tanrı figürleri ile bezenmiş. Yirmi metre genişliğinde merdivenler ile tırmanılıyor. Yukarıda da yine pek çok tanrı figürü görmek mümkün. Koca bir şehir altarını Bergama'dan Avrupa’ya taşımışlar. Bizim zamanında değer vermediğimiz kalıntılar şimdi dünyanın en önemli müzelerinden birinde sergileniyor, Suriye’den ve Irak’tan alınmış diğer milattan önceye ait eserlerle birlikte. Dediğim gibi şehrin tarih kokan dokusu insanı en başından beri esir alıyor.  Büyüklükten başım dönmüştü ki, bir yan bölüme geçtiğimde Milet Pazar kapısı ile karşılaştım. Kapı deyince insanın aklına sade bir yapı geliyor olabilir. Ama karşıma çıkan görüntü, Efes harabelerindeki kütüphane girişinden pek farklı değildi. Muhteşem bir manzara. Yine ülkemizin Aydın şehrinden alınıp Berlin’e getirilmiş tarihi bir şahaser. Bu kadarla bitmedi. Daha sonraki bölümde de Babil’in İştar kapısı sergilenmekteydi. Duvarlardaki lacivert ve sarı sırlı tuğlalar göz alıcıydı, özellikle de milattan önce 565 yıllarında inşa edildiği düşünülürse. Kapının bir parçası da İstanbul Arkeoloji müzesinde sergilenmekte. Berlin’deki müzeler adası UNESCO’nun dünya mirasları listesinde yer almayı hak ediyor.

Berliner Dom'dan Spree Nehri

Tüm gün hayranlık içinde şehri gezerken yemek yemeyi unutmuştum. Şehrin yine ünlü meydanlarından biri olan Gendarmenmarkt’da karşıma Lutter&Wegner’in binası çıktı. Seyahat kitabımın dediğine göre yemek yenecek en iyi ilk on restaurant arasındaymış burası. Hemen sokak üstündeki güneş alan masalardan birine yerleşip pembe şarap ve patatesli gnocchi söyledim. Sanıyorum bu İtalya’da yediğimden bile daha leziz bir gnocchiydi. Menüde yazdığına göre köpüklü şarap ilk bu binada icat edilmiş. Almanlar sekt diyorlar. Bir kadeh de sekt içtim mecburen, ilk icat edildiği yer olması şerefine.


Lutter&Wegner, Sekt


Artık yorgunluktan ayaklarımda derman kalmamıştı. Otelime dönmeden önce Ku’damm üzerindeki Berliner Biersalon’a uğrayıp guinness biramı içerken ‘’keşke İstanbul’da da bu denli samimi bir ortamda istediğim birayı içebileceğim bira salonları olsa’’ diye düşünmekten kendimi alamadım. Bir banyoyu çoktan hak etmiştim doğrusu. Küveti doldurup köpüklerin arasında kayboldum.                  

23 Nisan 2011

Kaybolmak

‘’Bazen kaybolmak bulduğun en güzel yoldur değil mi?’’

Herşeyden uzak rüzgarlı bir tepede kurduğun iki odalı ev hayalinden, kendini Bali’nin pirinç tarlalarına atmaya kadar, gerçek hayattan kaçma isteğidir aslında kaybolmak. Bir şehrin arka sokaklarında kaybolmak basit kalır bu düşüncenin yanında. Hayallerin içine gömülmektir, bilincin dışında, gerçekte olmak istediğin yerin tarifidir.

Bulunan en güzel yoldur aslında.

İçimdeki gitme isteği bu sene de yine ocak ayında başladı. Kafamın içinde kendime durmadan sorduğum soru ‘’nereye gidebilirim daha önce gitmediğim?’’idi. Cevabı başlangıçta çok kolay gibi gözükse de, karar verme sürecim günlerce uzadı. Önce bir tura katılayım diye düşünmüş olsam da, biliyordum ki turlu yolculuklar bana istediğim özgürlük hissini veremiyordu. Kendimi tamamıyla özgür hissetmeliydim.

Kafam gitme isteği ile dolu iken bunu en kısa zamanda gerçekleştirmek isterim genellikle. Ama baktığım yer alternatifleri ve iş programım hemen kaçmama olanak vermiyordu. Ya tropik iklimler için mart-nisan ayları fazla yağmurluydu, ya da çıkmak zorunda olduğum iş gezileri tüm zamanımı bloke ediyordu. Mayıs ortasına kadar nefes almama yetecek kadar bir açıklık görünmüyordu önümde.
Hayatımın koşuşturmaca ile yaşayacağım üç ayını, özgürlüğümün hayalini kurarak geçirmek için mayıs ortasını seçtim.

Endonezya’nın Bali adası.

Düşüncemde ‘’ye, dua et, aşık ol’’ fikri yoktu bu kararı verirken. Filmden bağımsız, kendimi Bali’yi araştırırken buldum bilgisayarımın başında. Tarihe karar vermemle uçak biletimi almam sanki bir an sürdü benim için. Bazı insanlar vardır, nereye gideceklerine karar verseler tarihi denkleştiremezler. O tarih mi, bu tarih mi derken zaman geçip gider. Bir türlü kimsenin zamanı kimseye uymaz. Tek başına karar verip gitmenin en harika yanı da bu işte. Önce karar verirsin, sonra da bileti alıp gidersin. Öyle büyük ve sancılı bir karar verme süreci yaşamazsın. Planlama kısmı da arkadan gelir.

Son zamanlarda hayatımla ilgili verdiğim en önemli kararlardan biri de, gitmek için artık kimseyi beklemeyecek oluşum. Beklemek gibi bir zaman lüksümüzün olmadığını fark ettim. Zaten yaşanan her deneyim kişiye özel, tüm paylaşılanların hissettirdikleri de buna dahil.

Amazon’dan Bali kitabımı sipariş vermiştim birkaç gün içinde. Gelmesi iki - üç haftayı aldı. Ama zaten hayal kurup, yolculuğumu planlayacak da çok zamanım vardı. Yine de herşeyi önceden bilmek isteyen bir insan olduğumdan planlamayı da kitabımın gelmesinden sonraki on gün içinde tamamlayıp, kalacağım otellerle yazışarak yerlerimi ayırtmıştım bile. Adada kaybolacağım noktalar belliydi artık. Hangi gün nerede olacağım ve ne yapacağım da.
Bir arkadaşım bu planımı duyunca endişeyle ‘’ne zaman nerede olacağını birilerine bildir ki herhangi bir şey olursa sana ulaşmak kolay olsun’’ dedi. İhtiyatlı olmak iyi bir meziyet, katılıyorum.

Ama ya özgürlük hisim. Ya kaybolma isteğim.

Birilerine nerede olacağımı söyler ve iletişim yollarımı açık tutarsam gerçekten özgür hissedemeyeceğim ki. Hala bu konuda düşünüyorum. Ulaşılmak istemediğimi biliyorum.
Sanki dünya yüzünde hiç yaşamamışım gibi beni tanıyanların kafalarından silinmek kaybolmak demek. Varlığımın hatırlanmaması yani. Issız arka sokaklarda kaybolmak yeterli değil benim için. Zamanda asılı kalabilmek istiyorum, yüksüz, ağırlıksız ve özgür. Hayatın bir anlamının olması gerekmediği ve benim de önemimin kalmadığı başka bir boyutta yaşamak gibi.
Özgürlükten başka hissedebileceğim hiçbir duygu kalmayana kadar yitip gitmek tek hayalim.

Kaybolmak… Bulduğum en güzel yol.

14 Mayıs 2011 de Bali’ye uçuyorum.  

3 Nisan 2011

İnandım

Bir yazıcıyı bilgisayara bağlayıp çalıştırmak ne kadar zor olabilir ki?

Teknoloji en güçlü yanım olmadı hiçbir zaman. Oysa bana o konuda da her zaman inandığını nasıl unutabilirim. Teknolojiyle ilgili kimseye bağımlı hissetmeyeceğime söz vermiştim bir zamanlar (no dependency). Üşenmeden yazdığın bilgisayarla ilgili tüm direktifleri harfiyen uygulardım. En azından öğrenmek adına elimden geleni yaptım. Ama hala bazen üstesinden gelemediğim konular oluyor. Bilen birilerine tarif ettiriyorum.
Sen bana inandığın için hayatımda çok şey değişti. Evime bir yazıcı alıp onu korkusuzca kutusundan çıkardım bugün. Sonra tüm bağlantılarını yapıp programını yükledim. Çalıştığını görünce neredeyse kendimle gurur duydum.
Koşarsın dediğinde, hayatımda daha önce hiç on kilometre koşmamıştım. Parkuru zor da olsa bitirdiğime kendim bile şaşırmıştım. 
Sadece sen bana inandığın için bugün yazıcımı çalıştırdığımda, yazmaya başladığım kitabı da bitirebileceğime inandım.  

İstanbul'da Turist Olmak

İstanbul’da turist olmak, Sirkeci’den başlayıp Kapalı Çarşı’ya, oradan da Sultanahmet’e uzanmaktır her bahar. Her turist oluşumda farklı keyiflere sürükler şehir beni. Oysa en sevdiğim yapı Galata Kulesi aynı yerindedir, vapurlar aynı iskelelere yanaşırlar, balıkçılar kamışlarını aynı köprüden savururlar. Şehir değişmemiştir aslında. Farklı insan yüzleri gelip geçer gözlerimin önünden, gökyüzünün rengi değişir, tezgahlar / dükkanlar değişir, ben değişirim. Her turist oluşumda İstanbul’da, çocuksu bir heyecan kaplar içimi. Şehre ilk defa gören gözlerle bakmayı severim.

Bir cuma günü işten izin alıp düştüm yollara. Çok uzun zaman olmuştu Kadıköy’den vapura binip Sirkeci’ye geçmeyeli. Çocukluğumun vapurlarından eser kalmamış geriye. Onlardan eskiyince jilet yapıldığı şehir efsanesi doğru mu acaba? Yeni vapurlar alabildiğine geniş, koltukları gıcır gıcır parlıyor. En üst, arka güverteye çıktım. Bu yılın ilk bahar günlerinden biriydi. Nasıl da berrak, taptaze, ifil ifil birgün, keyifli yani. Vapura adım atışımdan itibaren kendi şehrimde turisttim. Haydarpaşa garı bir köşede, vapurlar önünden gelip geçerken yanmış çatısıyla hala dimdik ayakta. Martılar her yerde. Gökyüzünün maviliğinde süzülürken denize doğru dalışa geçişlerini izlemek nerede olursam olayım bana her zaman keyif verir. Onları seyrederken sonsuz özgürlüğün nasıl bir his olduğunu merak ederim. İnsan dalıp gidiyor uçuşlarını seyrederken, sanki ruhu da kanat açıp uçuyormuş gibi. Fotoğraf makinem elimde etrafımı siyah-beyaz fotoğraflarken vapur hareket etti.
Kadıköy-Sirkeci seferi eskisi gibi yirmi yirmibeş dakika kadar sürdü. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmadım. Onlarca kez gördüğüm bu tanıdık manzara nasıl oluyordu da bu denli çarpıcı olabiliyordu her defasında. Sanki ilk defa görüyormuşum gibi.



Karaköy, İstanbul Modern ve Loft. Bu sefer önünde yolcu gemisi yok. Terasta oturanların manzaraları muhteşem olmalı. Böylesine berrak birgünde Sultanahmet camii, Topkapı Sarayı ve Ayasofyayı da içine alan o muhteşem eski şehrin manzarası. Bir keresinde o terasta çok sevdiğim bir adamla oturduğumu hatırlıyorum. O gün bir yolcu gemisi kapatmıştı manzaramızı. Oysa pek de umurumuzda değildi. Yine de sıkıntılı birgün olduğunu hatırlıyorum parlayan güneşe rağmen. Düşüncelerim geziniyor eskilerde, sonra tekrar şimdiye dönüyor. Geçmişle şimdi arasında pek bir fark yok onunla ilgili. Her anı bir sis perdesi arkasında gizli. Öyle kalmalarını tercih ediyorum şimdilerde. Canlanmalarına izin vermiyorum.


Sirkeci her daim olduğu gibi yine kalabalık. Oraya buraya koşturan insanlar.
Güvertede kalıp vapurdan inişlerini izledim. Kafaları önde, acele acele yürüyor herkes. Benimse telaşım yok vapurdan inip bir yerlere yetişmek konusunda. Ağırdan almak gerek bazen hayatı. Zamanı yavaşlatabilmek önemli bir meziyet haline geldi son günlerde. Ne zaman bir fırsatını bulsam hiçbir şey yapmamaya özen gösteriyorum.



Sirkeci garının önünden dar merdivenlere doğru yürüdüm. Tanıdık, hem de çok tanıdık. Merdivenler küçük bir sokağa çıkıyor, sağlı sollu birkaç sokak lokantasından sonra. Daracık sokaktan Hayyam pasajına ulaşmak için karşıdan karşıya geçmeyi beklemek gerek önce, tramvaylara yol vererek. Şener’in ufakcık dükkanı nedense içimi açar her ziyaretimde. Belki de her yerde fotoğraf makineleri, lensler ve fotoğrafçılıkla ilgili eski yeni ıvır zıvır olmasındandır. Makinemi temizlettim hazır gelmişken. Bir de uzun zamandır istediğim ufak bir fotoğraf makinesi çantası aldım. Şenerle sohbet her zamanki gibi fotoğraf makineleri ile ilgiliydi. Ona Leica D-lux 5 e gönlümü kaptırdığımı söyleyince ‘’çok pahalı esra, alma’’ dedi önce. Sonra o makinenin benim için ne anlama geldiğini fark edince ‘’al o zaman çok iyi bir makine’’ dedi sonunda. Son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran şey bir Leica ya sahip olacağım düşüncesiydi.

Galata Köprüsü, üzerindeki balıkçıları olmadan cansızlaşırdı herhalde. Elimde makinemi gören çocuk  ‘’Abla fotoğrafımızı çeker misin?’’ diye seslendi. Kulağa ninni gibi gelen bir sesleniş. Ufak bir midye dolma tepsisinin önünde birbirlerine sarılıp poz verdiler bana. Yüzlerindeki mutlu ifadeyi çok sevdim. Onlar değil ben teşekkür ettim karşılığında, bu fotoğrafın tüm gün çektiklerim arasında en çok keyif aldığım olduğunu bilmiyorlardı ne de olsa. Gülen yüzler, günün bana verdiği en güzel hediyeydi.



Karaköy’den aldılar beni arkadaşlarım. Otopark sorunu beni fazlasıyla endişelendirdiği için Kapalı Çarşı’ya asla arabayla gitmem. Hatta o konuda fobim olduğu bile söylenebilir. Ama arkadaşım kocaman cipi ile daracık caddelerde ilerlemek konusunda karalıydı. Hatta rahattı demek çok daha doğru olur. Arabayı Sultanahmet’de bir otoparka bırakıp çarşıya doğru yürüdük. Gördüğüm herşeyin fotoğrafını çekmek istiyordum. Güneş ışınlarının altında yakutu andıran narları, kilimin üzerinde güneşlenen kediyi, anahtarları, sabunları ve insanları. Aslında hep insanları. Ama buralarda fotoğraf çektirmekten rahatsız oluyorlar. Zaman zaman söylenebiliyorlar bile. Arkalarını dönüp gidiyorlar. O yüzden kimseyi rahatsız etmek istemiyorum. Etrafımda fotoğraflayacak çok fazla obje var zaten.

Bedesten incik boncuklarıyla bana her zaman kırk haramilerin hazine mağarasını hatırlatmıştır. Göz alabildiğine ışıltılı bir dünya. Yolunu kaybetmek kolay burada, hangi kapıdan girip hangisinden çıktığımı karıştırırım çoğunlukla. Diğerlerini takip ediyorum, birilerinin beni yönlendirdiğini bilmenin huzuruyla. Alışveriş ve bakınma bitince arkadaşım yeşil çay içeceğiz diye tutturuyor. Sultanahmet’e inerken karnımız da acıkıyor zaten. İçi hınca hınç dolu bir pastahanenin önünden geçerken gözüm çilekli turtalara takılıyor. Her semtin çok meşhur bir pastacısı olur ya, Çiğdem Pastahanesi de onlardan biri herhalde deyip içeri dalıyoruz. Üçümüz de kilomuza dikkat etmemiz gerektiğinin bilincinde sadece bir turta alıp dükkandan çıkıyoruz. Orada çalışan genç çıraklardan biri bana, kağıt peçeteden yapıp bir firketeye iliştirdiği çiçeği uzatıyor. Kafamı kaldırdığımda bana tebessüm ettiğini görüp ben de karşılık veriyorum. Günümü aydınlatan bir an daha. 

Çiğdem Pastahanesi
Sultanahmet’de yeşil çay içilebilecek özel bir yer varmış arkadaşıma göre. O bizi oraya doğru sürüklerken, kağıttan çiçeğimi ceketimin göğsüne süs olarak iliştiriyorum. Bana bu sımsıcak bahar gününü anımsatacak ufak bir hatıra daha. Arkadaşım keşke gerçek yeşil çaydan bahsediyor olsaydı. Ve keşke çaya, renginden dolayı yeşil dediğini önceden bilseydim. Çünkü naneyi gerçekten sevmem, hasta olduğum zamanlar dışında. En azından poşet değil taze yapraklar kullanılarak yapılmıştı nane çayımız. Hemen limon istedim. Naneye limon yakışır, tek başına içmem mümkün değildi zaten. Çay yorgunluğumuza birebir geliyor. Neyse ki çilekli turtanın kreması hafif ve meyveler de taze. Üç çatalla bir turtanın bitmesi sadece birkaç dakika alıyor.

Bir sonraki durağımız Beyoğlu. Her Cuma akşamı olduğu gibi Asmalı Mescit dolup taşıyor. Gelişi güzel birgün geçirmek istediğimiz için rezervasyon yaptırmadığımızdan birkaç restauranta girip çıkıyoruz. Bu şehirde rezervasyonsuz bir yerde yemek yemek neredeyse imkansız hale gelmiş. Çok da ahım şahım olmayan bir yere oturup neşe içinde atıştırdıktan sonra geceyi sonlandıracağımız Özlem Tekin konserine gidiyoruz. Konser Balans’ta. Özlem Tekin dinlemişliğim yoktur. Ama anlaşılan arkadaşım seviyor. Onu kırmayarak kalabalık konser salonuna girmeye razı oluyorum. Beni hemen sahnenin önüne sürüklüyor. Yakından seyretmemiz gerekiyormuş. Gerçekten de renkli bir kalabalığın içindeyiz. Çevremizde çok hareketli ve çenesi düşük bir grup var. Bize de laf atıyorlar. Arkadaşım onlara avukat olduğumuzu söylüyor. Ben ağzımı bile açmıyorum. Ona göre insanlar avukatlardan korkup bir adım geride dururlarmış. Böylece bize ayakta dikilebileceğimiz ve nefes alabileceğimiz bir alan yaratmaya çalışıyor. Gülüyorum… Gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorum, çünkü Özlem Tekin sahneye çıktığında etrafımda hareket edebileceğim pek bir alan kalmıyor.



Özlem Tekin’in bu denli sempatik ve canlı bir sahne performansının olduğunu bilmiyordum. Şarkılarına aşina olmadığım halde onu seyrederken eğleniyorum. Çok cana yakın ve hayranları ile ilişki içinde. Fakat konserin ilk bölümü bitince benim de pilim bitiyor ve arkadaşımı içerde bırakıp nefes almak için aşağıya iniyorum. Benim için gecenin sonlandığı nokta. Arkadaşım da yaklaşık yarım saat sonra bana katılıyor.

Günlük hayatımda İstanbul’u pek umursamam. Bana teklif ettiklerine kulak asmam çoğunlukla. Ama hangi şehirde olursa olsun, turist olma fikri olabildiğince açıktır yeniliklere. Ve ben İstanbul’u taptaze bir bakış açısıyla tekrar keşfederim her bahar…       

15 Mart 2011

Antoine D'agata

Adı Antoine D’agata.

2004 den beri bir Magnum fotoğrafçısı. Belgesel fotoğraflar çekiyor.
Bugün bir fotoğraf dergisinde röportajını okuyunca, onun hakkında yazmam gerektiğini düşündüm. Hayır fotoğraflarını beğendiğim için değil. Sıra dışı olduğunu düşündüğüm için.

Röportaj büyük puntalarla yazılmış şu cümle ile başlıyor.
‘’ Uyarı: seks ve uyuşturucu göndermeleri içermektedir.’’

Şu anda üzerinde çalıştığı konu fahişelik ve uyuşturucu bağımlılığı. Geçmişte bir fahişe ile yaşadığı ilişkide methamphetamin bağımlısı olduğunu ve bir süre sonra bu ilişkiyi sonlandırmak için gerekli gücü bulmak zorunda kaldığını söylüyor.
2005 yılından beri yerleşik bir düzeni olmamış. Şimdilerde Phnom Penh, Kamboçya’da çalışıyor. Röportajın ana konusu Kamboçya’da çektiği fotoğraflar ve fotoğrafladığı fahişelerle olan ilişkileri. 

Röportajdan orijinal alıntılar yapmak istiyorum. Çünkü çok daha çarpıcı olacağına inanıyorum.

- So why are you drawn to photograph prostitutes and their milieu?
I’ve spent my life in the world of prostitution. It’s a world in which men expose their ugliness and women prove their courage; a detestable world where the instincts for survival and cruelty dictate each and every action…... The girls, the clients and all the wretches who cross paths and destroy themselves, are prisoners of a monstrous false reality. I tasted that life when I was very young. I make no excuse for it – it was due to my own refusal to work, and my contempt for the law…… The intensity of the lives people lead in this world, ruled by the brute forces of instinct, rage, desire and madness, is as addictive as the drugs in their blood. My capacity to exist on the edge of this gulf, which I acquired from years of agony, is precious – it’s something I refuse to give up.

- You sometimes describe your images as ‘’innocent’’. How can they be so?
I speak of those photos that break the connection between art and life. It’s not enough to pretend to take part in the experience of the world, and then hide in the shallow imitation that is your representation of it. I try to produce photos that remove all distance – that are no more than the unedited, uncensored depiction of perfect moments when life, work and thoughts destroy themselves. Innocence is possibly the nature of those images…… I want to redirect art to life, breaking the limits that separate theory from action, entertainment from the real thing. Images are innocent if they aren’t content just to give form to an idea, but participate in the deliberate creation of situation that bear witness to the will of life, and are born from the very act that engenders them.

-Some critics have suggested that your work is exploitative. What do you say to that?
I don’t believe that anyone has right to criticise my work on moral grounds – a morality that’s often born of consensual anonymity or intellectual slavery.

Beni etkileyen fotoğraflarından çok dürüstlüğü oldu. Sanatla gerçek hayat arasında kurmaya çalıştığı ve bunu da fotoğrafları ile ortaya koyduğu bağ bana çok gerçekçi geldi.  Çektiği fotoğrafların arkasında yatan felsefe alabildiğince yalın ve bir o kadar da korkutucu. Ama bununla yüzleşme şekli cesur, tıpkı bahsettiği çalışan kadınlar gibi.

İlgilenenler için, http://www.magnumphotos.com/Archive/C.aspx?VP=XSpecific_MAG.PhotographerDetail_VPage&l1=0&pid=2K7O3R14QKXR&nm=Antoine%20D'Agata  

8 Mart 2011

Kahvaltı

Günün en sevdiğim öğünüdür kahvaltı. Zaten büyüklerimiz de kahvaltının günün en önemli öğünü olduğunu üzerine basa basa söylemezler mi?

Sadece haftasonları fırsatım oluyor gerçekten kahvaltı diyebildiğim, mükellef ziyafetler için. Ofiste yapılan ise bir parça ekmek ve peynirden öteye geçemiyor limonlu çayın yanında. Limonlu çay bile lüks aslında ofiste. Evden getiriyorum limonumu. Neyse ki çayımız gerçek Türk usülü demleniyor da kendimizi bir nebze olsun evlerimizin sıcak ortamındaki gibi huzurlu hissedebiliyoruz. Aksi takdirde kağıt ya da plastik bardaklara sallanan çay poşetlerinin ağızlarda bıraktığı ham ve aceleci tada pek çoğumuz çoktan alıştık bile.  

Haftasonları diyordum, en büyük keyfim erkenden kalkıp çayımı demleyip kahvaltımı hazırlamak. Yalnız ya da dostlar eşliğinde hiç fark etmiyor. Evet eğer dostlarla birlikte olursa sohbet ve kahkahanın dibine vurmak mümkün, tıpkı geçtiğimiz haftasonu olduğu gibi. Ama tek başıma da kahvaltı ritüellerim değişmiyor, sonsuz keyif aldığım.

Koltuklarım, yüzleri değişip geldi geçen hafta. Seçtiğim açık bej kumaşla salonumun kasvetli havası ışıltılı bir aydınlığa büründü. Sevdim bu hali. Üzerlerine attığım birkaç renkli yastık da bejin tek düzeliğinin üstesinden gelince kahvaltılarım, kitap okumalarım, yazmalarım daha da keyifli hale geldi.

Sevgili arkadaşım İlker bu durumu fırsat bilip ‘’hadi koltuklarını kutlamak için bir parti yapalım sende.’’ deyince düşünmeye başladım. Evde parti fikri bana çok cazip gelmedi. Zaten İlker de koltukların renginin beyaza yakın bir bej olduğunu bilse böyle bir fikirle ortaya atılmazdı. Yine de parti fikrinin bana uzak gelmesi koltuklarım kaynaklı değildi. Ben gündüz insanıyım. Her zaman öyle oldum. Kahvaltıları sevişim de bu yüzden. Böylece hem koltuklarımı, hem bu sene kutlayamadığım doğum günümü kutlamak ve bir de sadece bir araya gelmenin keyfi için evde kahvaltı düzenlemeye karar verdim.

Neyse ki evim sekiz kişiyi ağırlayacak kadar müsait. Ama herşeyin bulundurulma sayısı ne yazık ki altı. Neden altı bilmiyorum. Ama öyle. Altı adet sandalye birbirinin takımı, altı adet tabak, bardak, yine takım. Geriye kalan iki, farklı modellerde olmak zorunda. Yine de bu ayrım keyfimizi kaçırmadı. Üstelik kimsenin bu farklılığı görmediğinden eminim.

Hazırladığım kahvaltıda neredeyse yok yoktu. Patatesli yumurtamı bile yaptım. Fırında kaşarlı ekmekler kızarttım, taze portakal ve nar suyu sıkıldı ve yanında limonlu çay. Bir de Alaçatı’dan kalma bir alışkanlık olan İzmir loru üzeri reçel, annemin limon reçeli mis kokulu. Bilmiyorum narenciyeye karşı olan bağımlılığımın nedenini ama Güney Afrika’dan getirdiğim klementin portakal reçeli de sofrada yerini almıştı. Altuğ şaşkınlıkla ‘’Güney Afrika’dan reçel mi taşıdın?’’ diye sorunca çok güldüm. ‘’Ama ben dünyanın her yerinden reçel taşırım.’’ Bitmesin diye özen gösterdi yemeyerek. Çok uzak diyarlardan geldiği ve sanki bir daha alınamayacağı için olsa gerek. Oysa kavanozda durması için değil, yenip tadına hayran kalınması için almıştım ben o reçeli.

Uzun zamandır hiç bu kadar içten güldüğümü hatırlamıyorum. Kahvaltı masasının etrafında çok sıcak ve samimi bir hava esiyordu. Herkes birbiri ile kaynaşmış, espriler ortamı yumuşatıyordu, üstelik sadece çay ve portakal suyu içildiği düşünülürse. Evet başta ufak bir soru işareti vardı kafamda farklı gruplardan arkadaşlarımı bir araya topladığım için. Ama yanılmamışım, insanları birbirlerine kaynaştırmak için kahvaltı sofrasından daha mükemmel bir yer düşünemiyorum. Bizim ailemiz için bu, senelerce böyle olmuştu zaten. Geçtiğimiz haftasonu da gördüm ki bunca senedir değişen pek birşey yoktu.

Demleme çay, sahanda yumurta, beyaz peynir ve insanın sevdikleri ile birlikte ev, daha aydınlık ve yaşanılası bir mekana dönüşüyor.