21 Mart 2012

Hamburg

Alman şehirlerinin kendilerine has özellikleri vardır. Bölgelere göre farklılık gösteren biralarının yanında, Düsseldorf modada, Essen endüstride, Berlin kozmopolitliği ile, Hamburg ise bir liman şehri oluşuyla ön plana çıkar. Burada Nürnberg’den bahsetmeden geçemeyeceğim. Nürnberg bana dar sokakları ve kanalları ile ortaçağdan kalma İtalyan şehirlerini anımsatır.

Bu sene kış İstanbul’da da çok soğuktu. Ama Almanya’nın Kuzey Denizi kıyısındaki liman şehri  Hamburg’da şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım bir soğukla karşılaştım. Antaktika gezimizde bile sıcaklık en fazla eksi beş dereceye düşmüştü. Fakat Hamburg’a Şubat ayı başında vardığımda termometreler gündüz eksi onikiyi gösteriyordu. Elbe Nehri yer yer buz tutmuştu ve önümüzdeki günlerde sıcaklığın daha da düşmesiyle nehrin üzerinde yürünebileceği rivayet ediliyordu.

Liman Bölgesi

Soğuğa rağmen neşeli ve güler yüzlü bir günümde olduğumdan havaalanından bindiğim taksinin şoförü ile koyu bir sohbete giriştik. Kırklı yaşlarının sonlarında, hoş bir adamdı. Konu seyahatlerden açıldı. İki ay sonra yapacağım Hindistan seyahatim hakkında heyecanlı olduğum için ona planımdan bahsettim. Tesadüf bu ya şoförüm de her yıl, altı yedi ayını Goa plajlarında parti yaparak geçiriyormuş son 16 yıldır. Şaşkınlığımı ve hayranlığımı gizleyemedim. Bunun üzerine “Bu yüzden taksi şoförlüğü yapıyorum. İstediğim zaman işi bırakıp gidebiliyorum. Döndüğümde ise iş bulmam kolay oluyor.” dedi. Her zaman gıpta ile baktığım fakat kendimi ikna etmekte zorlandığım bir yaşam felsefesi. Yolun geri kalan kısmı otele kadar oldukça keyifli geçti. Şehrin en güzel manzaralı roof barının benim otelimin köşesinde yer alan Empire Riverside Hotel’de olduğunu da yine taksi şoförümden öğrenip arabadan indim.

Kaldığım Hotel Hafen Hamburg 1864 yılında inşa edilmiş eski bir yapıydı. 1979 yılından beridir de otel olarak işletiliyormuş. Limana bakan bir tepenin üzerinde duran ihtişamlı bir bina. Görmemek mümkün değil. Şehre öğlen vardığım için akşama kadar etrafta dolaşıp fotoğraf çekecek birkaç saatim vardı hava kararmadan önce. 

Liman Bölgesi

Otelden liman bölgesine yürümek sadece beş dakikamı aldı. Pazar günü olduğu için Elbe Nehri boyunca uzanan yürüyüş yolu kalabalıktı. Önce bir şehir turu otobüsüne binmeyi düşünsem de ingilizce konuşulanın yalnızca sabah saatlerinde olduğunu öğrenip bu düşüncemden vazgeçtim. Eksi oniki derece soğukta yürüyecektim. Kalın berem, botlarım, kar montum ve eldivenlerim vardı. Bu düşünce ile yola çıkıp, eksi oniki derecenin ne demek olduğunu yarım saat sonra fark ettim. Elimin parmak uçları soğuktan acımaya başlamışlardı bile. Bir yandan yürüyor, bir yandan fotoğraf çekmeye çalışıyor, bir yandan da parmaklarımın donmasını önlemek için onları haraket ettiriyordum.

Hafen City

Aman Tanrım, parmaklarım acıyordu.

Otelimden Hafen City’ye yürümek yaklaşık onbeş dakika sürdü. Hafen City Hamburg’un yeni yerleşim bölgelerinden biri. Elbe Nehri kanalları etrafında kurulmuş lüks dairelerin olduğu bir yaşam alanı. Görülecek öyle özel birşey yok. Fakat binaların mimarisi ve kanalların ayırdığı iç içe geçmişliği görülmeye değer bir manzara oluşturuyor beyaz soğuğa karşı. Yürürken birden bu şehirde zamanın donduğunu ve buzdan bir fanus içinde olduğumu düşündüm. Hava yavaş yavaş kararıyordu ve etrafta tek tük fotoğraf çeken birkaç kişi göze çarpıyordu. Hafen City’nin zamanda donmuş yalnızlığını fotoğraflamak mümkün müydü? Denedim.

Hafen City
Soğuk gittikçe içime işlemeye başlamıştı. Liman tarafından daha içeri Rathaus’a doğru yöneldim. Yürüyüş yaklaşık onbeş dakikamı aldı. Rathaus şehrin merkezinde yer alıyor. Alışveriş merkezinin göbeğinde. Pazar olduğu için tüm mağazalar kapalıydı. Alster Arcade’deki Melange Cafe’ye kendimi zor attım. Artık parmaklarımı hissetmemeye başlamıştım. Hindistan yolculuğumun şerefine bir fincan Darjeeling çay içtikten sonra hava kararmadan önce otelime dönebilmek için yola koyuldum. Cafe’nin sıcak ortamından çıkmak oldukça ızdıraplı oldu diyebilirim. Uzunca bir yolum vardı. Dönüşte fotoğraf çekmeye devam ettim.

Alster Arcade
Hamburg zengin bir şehir görünümünde. Daha sonra bir Alman arkadaşımdan Düsseldorf’tan bile zengin olduğunu öğrendim. Sanat galerileri, dünya mutfağı sunan pek çok lüks restaurantları ve büyük moda tasarımcılarının mağazaları ile zenginliği kolayca hissedebiliyor insan. Hamburg aynı zamanda müzikal bir şehir. Ünlü Aslan Kral (Der König Der Löwen) müzikalinin yanında neredeyse hergün farklı bir müzikal oyun seyretmek mümkün bu şehirde. Keşke daha fazla zamanım olsaydı.


Hafen City Galeri
Otelime döndüğümde hava kararmıştı. Önce bara uğrayıp bir bira içmeye karar verdim. Barmen gözüme öylesine Türk gözüktü ki yakasındaki isim kartını okumadan bile Türkçe konuşmaya karar vermiştim. Onun tabiriyle bir bardak pembe bira, Duckstein içtim. Aslında rengi pembeden çok amberdi. Sevdiğim gibi koyu renkli. Ardından uzun, sıcak bir duş kemiklerime kadar ısıttı beni. Diğer arkadaşlar da birer birer geldiler ve akşam yemeğimizi otelde yedik. Alman, İspanyol, İngiliz, Güney Afrikalı’dan oluşan keyifli bir gruptu. Bunu izleyen iki gün boyunca yorucu bir teknik eğitimi tamamladıktan sonra Hamburg’u gezebileceğim yarım günüm daha vardı. Liman boyunca yine aynı rotayı izledim. Hafen City, 18. ve 19. yüzyıllar arasında inşa edilmiş ve free zone olarak kullanılmış Speicherstadt, Rathaus, Alster Arcade, ünlü markaların mağazalarının bulunduğu lüks Neuer Wall ve bir iç göl olan Binnen Alster. Birkaç gün önceki rivayet gerçekleşmiş ve Binnen Alster donmuştu. Onlarca insanın gölün üzerinde yürüdüğünü görmek ilginç olsa da uzaktan seyretmeyi tercih ettim.

Speicherstadt
Elbe Nehrinin iç bölümleri tamamen donmuş buzullar görünümündeydi. Aynı manzarayı Antarktika’da gördüğümü hatırlıyorum. Gemimizin demir attığı bir bölgede karaya çıkmayı beklerken yarım saat içinde etrafımızın buzla kaplandığına ve denizin birden kaybolduğuna şahit olmuştuk. Kaptanımız zodiaclarla karaya çıkan grubu geri çağırmak için anons yaptığında neredeyse suda ilerleyecek hiç açık alan kalmamıştı. Böylelikle zodiaclardan birinin pervanesi kırılmıştı. Kanımca soğuk iklim sıcağa göre daha acımasız.
Messmer Momentum
Hamburg’da o öğleden sonra yaptığım uzun yürüyüşü Hafen City’de daha önce gözüme çarpan bir çay evinde noktaladım. Acımasız soğuk ve zaman içinde donmuşluk hissi eşliğinde Messmer Momentum’a girdiğimde sanki cennete adım atmıştım. Yaş ortalaması yüksek, seçkin bir müşteri portföyü ile karşı karşıya olmamın yanında, içerideki ambians da bu elit topluluğa gayet uygun bir çizgideydi. Manzaralı bir masaya oturdum. Çay menüsü hayallerimin bile ötesindeydi. Menüde yok yoktu desem yeridir. Ama benim tercihim yine bir Darjeeling oldu (first flush). Servis incecik beyaz Villeroy & Boch fincanlarda yapıldı. Ardından da bana ufak bir kutu uzatılıp mağazadan tercih ettiğim üç çeşit poşet çayı alabileceğim söylendi (complimentary). Bir fincan çaya beş euro ödemiştim. Ama her sentine değdiğini söyleyebilirim.

Ah!  Hamburg, Berlin’den sonra en sevdiğim ikinci Alman şehri oluvermişti bir anda. 

16 Şubat 2012

Raslantı

Neredeyse gece yarısı döndüğüm bir iş seyahati. Kafam hayal kırıklıkları ile dolu. Bir yandan yorgunum, bir yandan hayatıma dair vermem gereken önemli kararın arkasında duracak kadar güçlü olmaya çalışırken, aslında gerçekten yalnız olduğumu fark ettiğim o anda, aldığım bir e-mail beni güldürdü. Hiç tanımadığım bir okuyucu yazılarımdan birine yorumda bulunmuştu. Güldüm, çünkü yorumda bulunduğu yazı kendimi yine yalnız ve çaresiz hissettiğim bir anımı anlatıyordu. Oysa artık öylesine alıştım ki her şeyi kendi başıma başarmaya, yardım alma fikri bana yüzyıllar kadar uzak geliyor şimdilerde.

Merak bu ya, e-maili gönderen kişiyi google’dan araştırdım. Karşıma şahane bir blog çıktı. Sevimli, komik bir yüz.. Şiirler, düz yazılar, çekilmiş muhteşem fotoğraflar... Yalnız, yazılarının sonunda bir cümle dikkatimi çekti. Önce anlam veremedim, ama sonra, biraz daha araştırınca herşey ortaya çıktı. Johns Hopkins 19. gün. Yazılarını hastahaneden yazıyormuş. İşte o zaman hasta olduğunu fark ettim. 31 Aralık 2011 tarihinde öldüğünü öğrendiğimde, bana çok yakın birini kaybetmişim hissine kapıldım. Bir buçuk ay önce 20’li yaşlarında kansere yenik düşerek hayata veda etmişti. Bana e-mail gönderen kişi ile aynı ismi taşıyor olmaları sadece bir raslantıydı. Hiç tanımadığım, böylesine pırıl pırıl bir gencin ölmüş olabileceğine inanmak öylesine zor ki.

Çekinmeyin elinizi elimin üzerine koyun diyen şiiri beni derinden etkiledi. Kendimi tutamayıp elinin gölgeli fotoğrafına dokundum ekranımdaki.  

Onunla hiç tanışmadım. Ama bu ufak rastlantı bana hayatın ne kadar kısa ve kırılgan olduğunu bir kere daha hatırlattı. Kendimize gereksiz yere edindiğimiz dertler, üzüntülerimiz, hayal kırıklıklarımız... Hepsi ölümün yüzünde alabildiğince önemsiz kalıyor. Bir gün hepimiz gideceğiz ve geride dokunulacak “dost bir el” bırakmak kadar önemli ne olabilir ki bu hayatta?

10 Ocak 2012

Hindistan Hazırlık

Hindistan seyahatini planlamaya iki yıl önce başladım. Sarı kaplı Hindistan seyahat defterime 2010 yılı ocak ayından beri okuduklarım ve görmek istediklerimle ilgili notlar alıyorum. İlk sayfasına şöyle yazmışım: “Benimle kimse gelmezse eğer, bu yolculuğu tek başıma yapacağım.”
Bu cümleyi yazmamın üzerinden tam 2 yıl geçti. Hindistan yolculuğunu tek başıma yapmaya hiçbir zaman cesaret edemedim. Araya başka seyahatler, planlar ve hayat girdi. Ta ki bu seneye kadar. Yola çıkmayı planladığım kişi farklıydı. Son anda o da değişti. Sanki Hindistan gerçekten olması gerekeni istiyordu benden. Sicilya yolculuğumda tanıştığım bir adam “Hindistan o anki ruh halini yansıtır sana. Eğer iyi bir ruh hali içindeysen şahane şeyler görebilirsin. Fakat tam tersi durumda oradan nefret etmen de mümkün” demişti.

Yola çıkmaya karar verdiğimde planım Jaisalmer’e kadar uzanan “Golden Triangle” yani Delhi – Agra – Jaipur üçgenini de içine alan Rajastan bölgesiydi. Söylenene göre ülkenin etnik ve kültürel detaylarının en iyi gözlenebileceği bölge burasıymış. Turun içine Ganj nehrinin içinden geçtiği kutsal Varanasi şehrini de koymuştum. Ama Bali gezimin yoğun temposundan sonra daha sakin ve farklı bir rota planlamaya karar verdim. Gittiğim şehirde birkaç gün kalıp oranın tadını çıkaracaktım. Bir de herkesin planladığının dışında farklı bir yolculuk olsun istedim benimkisi.

Böylece iki şehir seçtim. Hindistan tek seferde görülebilecek bir ülke değil ne yazık ki. Her bölgesi farklı detaylar barındırıyor. Kişinin, planlama yaparken ne görmek istediğini önceden iyi bilmesi gerekiyor.

Darjeeling ve Varanasi.

Bir çay fanatiği olduğum için Darjeeling benim için önemliydi. Dünyanın çatısı Himalayaları seyredebileceğim bir nokta olması, dünyanın en eski tren yolunu barındırması ve “Toy Train” ile yine dünyanın en yüksek tren istasyonu Ghum’u ziyeret edebilecek olmamın yanında kolonyal oteli Windamere ile Darjeeling çok da zor bir seçim değildi doğrusu. Tek sorun bölgeye ulaşmaktı. Sadece  bu nedenle Ocak ayında yapmayı planladığım geziyi Mart sonuna erteledim. Nedense Hindistan’daki ulaşıma dair düşüncem şöyleydi: “Ülkede demiryolu ile her yöne seyahat etmek çok kolay ve yaygın. Varanasi – Darjeeling arası araba ile sadece üç – dört saat.” Her iki inanışım da alabildiğine asılsız çıktı. Öncelikle, evet demiryolu en yaygın ulaşım şekli. Fakat her yöne istediğiniz sıklıkta, direkt tren bulmak mümkün değil. İkinci olarak da Varanasi – Darjeeling arası yaklaşık 1000 km. ve 2 günlük dağlık bir yol. Şehre direkt tren de yok. Böylelikle uçmanın, en akıllıca, güvenli, kısa ve acısız yol olduğuna karar verdim. Son plan, Air India ile Delhi – Bagdogra – Varanasi – Delhi uçuşunu yapmak.

Bagdogra, Darjeeling’e 90 km uzaklıkta bir şehir. İnternetten bulduğum bir acenta ile anlaşıp bizi Darjeeling’deki otelimiz Windamere’e ulaştıracak şoförlü Toyota bir jeep kiraladım. Ayrıca aynı jeepi şehirde kaldığımız sürece günlük 100TL ye de kiralayabileceğiz. Aslında düşüncem, zamanımı öyle haldır haldır yollarda geçirmek yerine otelimizin yoga seanslarına katılıp ruhumu dinlendirmek.    

Varanasi’yi ise baştan beri görmek istiyordum. Ölülerin yakıldığı Ghat’lar ve kutsal Ganj nehrinde her akşam yapılan Aarti ışık seramonisi bu şehri görmek için en önemli nedenlerin başında gelse de, Varanasi’nin karşıma çıkaracağı sayısız sürprizlerine de hazırlıklı olmam gerektiğini biliyorum. Şehirde 3 gün geçireceğiz. Planım sokak ve insan manzaralarını fotoğraflamak, Ghat’ları gezip, Ganj nehrinde sandal turu yapmak. Tabi yerel pazarlardan alışveriş de bu yolculuğun en keyifli kısmı olacak.

Son durağımız Delhi. Ülkenin başkentinde görülecek önemli birşey yok. Kardeşim, gitmişken Tac Mahal’i de görelim önerisinde bulundu. Bunun için turumuzu bir gün daha uzatarak bir gece de Delhi’de kalıyoruz. Fakat Agra yerine Jaipur’un daha ilginç olacağına karar verdim. Aynı acenta ile konuşup Jaipur’a günü birlik bir tur ayarladım. Fil üzerinde Amber Fort’a tırmanacağımız günü iple çekiyorum.

Hindistan’da karşılaşacağımız yoksul yaşam şartlarının ve pisliğin beni endişelendirmesine izin vermiyorum. Çünkü şartların zor, ama yüzlerin güldüğü bir ülke Hindistan.

“I am surrounded by India’s poverty, but I don’t suffer it. I also know there is very little I can do about the poor and that no one has yet found an answer to their problems. The crocodile tears that have been shed over India’s poor would flood the Ganges; that’s why I don’t feel any need to add my drop to them.”  Graham Greene

“Pity is cruel, pity destroys.”  Mark Tully

27 Aralık 2011

Kudüs, Israil

İsrail’e ilk seyahatimde Kudüs’ün Tel Aviv’e araba ile sadece kırkbeş dakika uzaklıkta olduğunu bilmediğimden Old City’i gezecek zaman bulamamıştım. Benim açımdan kötü bir planlamaydı. Tüm zamanım toplantıdan toplantıya koşturmakla geçmişti. Üstelik Temmuz çok sıcak olduğu ve rutubet de tavana vurduğu için insanın elini kolunu kaldırması neredeyse imkansızlaşıyordu. Kudüs’ü görmek içimden bile gelmemişti.

Fakat Kasım sonunda yaptığım seyahatim adeta rüya gibi geçti. Kış ayları İsrail’i ziyaret etmek için mükemmel. Bizim baharımızı onlar kışın yaşıyorlar. İstanbul’u yağmurlu ve 8 derecelerde bıraktıktan sonra Tel Aviv’in Ben Gurion havaalanında karşılatığım taze bahar havası bana yeniden doğmuşum hissi verdi bir anda. Oysa önümdeki 4 gün içinde yaklaşık 10 adet toplantı yapmam ve otobanda bir şehirden diğerine seyahat etmem gerekiyordu. İsrail’de işbirliği yaptığımız distribütörümüz eşliğinde seyahatim başladı.

İsrail’de bir şehirden diğerine araba ile seyahat etmek oldukça kolay ve rahat. Ülkenin otobanları keyifli bir sürüş için çok uygun. Trafik İstanbul’da alıştığımız karmaşadan farklı, sakin akışını sürdürüyor gün içinde. Sadece sabah erken saatlerde ve akşam iş çıkışlarında İsraillilerin esefle yakındığı bir yoğunluk oluyor ki İstanbul trafiğinin cehennem azabı ile karşılaştırılması mümkün bile değil. İsrail’de araba ile iş seyahati yapmanın en sevdiğim yanı, otoban üzerindeki coffee shop’larda konaklamak. Özellikle sabah saatlerinde güne başlamadan önce bir kahve içip uyanmak için herkesin uğrak yeri olmanın yanında, bu shop’lar aynı zamanda buluşma noktası olarak da kullanılıyor. İki müşterimle böyle bir cafe’de toplantı yapmak ve aynı zamanda güzel bir bahar gününün tadını çıkarmak oldukça ilham verici oldu benim açımdan.



Gittiğimde genellikle Tel Aviv’de aynı otelde kalıyorum. Olimpiyat oyunları için inşa edilmiş bir spor kompleksi Kfar Maccabiah. Şehrin merkezinde olmadığı için bütün bağlantı yollarına da yakın. Odalar büyük ve konforlu. Kompleksin içinde her türlü spor imkanı da mevcut. Otelimin açık büfe kahvaltılarında en çok yediğim ve sevdiğim şey “cottage cheese” dedikleri bir tür beyaz peynir. Bizim beyaz peynirimizden tamamen farklı, fakat bir o kadar da leziz bir peynir çeşidi. Aslında İsrail’de ne yediysem tadı damağımda kaldı diyebilirim. Mutfakları türk, balkan ve arap etkilerini taşıyor. Lezzetler bizim damak tadımıza son derece uygun. En önemli mezeleri humus. Pek çok meze ismi Türkçe ile aynı hatta. İkra en çok yenilen mezelerden diğeri. Bunun yanında sokakta her yerde falafel yemek mümkün. Ayrıca şahane ekmekleri var. Zamanı denk gelirse içi marmelatlı Hannuka donatlarını da cappucino eşliğinde mutlaka tatmanızı tavsiye ederim.

Eğer çöldeki küçük şehir Beer Sheva’ya yolunuz düşerse Big alışveriş merkezindeki PITPUT  steak house’da John Lee Hooker blues eşliğinde kuzu pirzola yemelisiniz. Dikkatinizi çekerim, başka bir yerde ikisini bir arada bulmanız pek mümkün olmayabilir. Hayatımda yediğim en lezzetli kuzu pirzolaydı. Tabi bir kırmızı şarap sever olarak İsrail’in tadı damağımda kalan şaraplarından bahsetmeden geçemeyeceğim. Birlikte seyahat ettiğim İsrailli meslektaşlarım da şarap konusunda hassas olduklarından her yemekte farklı bir üreticinin şarabını tatma fırsatı buldum. Eğer birkaç isim vermem gerekirse, mutlaka denemeniz gerekenler; Galil (Yiron ya da Meron), Alexander, Bazelet, Bravdo, Dalton, Clos de Gat (Har’el). Ben Gurion havaalanında tüm markaları bulmak mümkün. Hatta üç şişe alana 1 tane bedava kampanyasından da yararlanabilirsiniz.


Jaffa

Dünyanın en eski sahil şehirlerinden biri olduğu iddia edilen Jaffa eski zamanlarda Tel Aviv’den ayrı bir şehirmiş. Şimdilerde ise iki şehir birbirinin içine geçmiş, hatta Jaffa, Tel Aviv’in bir semti haline gelmiş. Bu eski şehirde Osmanlı mimarisinin izlerine rastlamak mümkün. Parkları ve eski dar sokakları ile keyifli zaman geçirilebilecek turistik bir bölge burası. Hava o kadar güzeldi ki, sokak cafe’lerinden birinde bir kadeh beyaz şarap eşliğinde yenen öğle yemeği günümün ilk yarısının tüm yorgunluğunu alıp götürdü. Ardından eski şehrin dar sokaklarında kısa bir yürüyüş yaptık. Denizin mis gibi kokusu ile karışan şarabın verdiği mayhoşluk hissi tatil özlemi ile doldurdu ruhumu.

İsrail hakkındaki tüm pozitif izlenimlerimden sonra seyahatimin en önemli kısmı olan Kudüs ziyaretimden bahsetmek istiyorum. Kudüs İsrail’in nüfusu en yüksek şehri. Yapılar, şehrin doğal dokusunu korumak amaçlı bölgede bulunan çöl rengindeki doğal taşlarla kaplı. İsrail parlamentosu Knesset de yine Kudüs’te.


Scopus Dağı'ndan Kudüs manzarası

Eski şehri gezmeden önce Scopus dağına çıkıp şehre tepeden bakmakta fayda var. El Akza ve Altın Kubbeli caminin uzaktan manzaraları görülmeye değer. Şehre, ana kapı olan Jaffa köprüsünden giriliyor. Ama arabanızı park edeceğiniz bölgeye göre değişiklik gösteren farklı girişleri de kullanmanız mümkün örneğin Damascus Kapısı. Kudüs çok turistik bir bölge olduğu için her zaman hınca hınç kalabalık. Şehrin beni en çok etkileyen kısmı dar sokakları ile yer altından çıkardıkları Roma dönemine ait sütunlu yolları oldu. Hurva Sinagogunun bulunduğu meydan bana İtalyan plazalarını hatırlattı. Burası Yahudi Bölgesi olarak geçiyor. Kısa bir yürüyüş sonunda Ağlama Duvarına ulaştık. Sıkı bir güvenlik kontrolünden geçtikten sonra duvarın bulunduğu büyük bir meydana girdik. Duvarın önü kalabalıktı. Kadınlarla erkekleri ayırmışlar. Kadınların tarafı erkeklerinkine göre daha kısa. Yakından bakınca duvarın her milimetre karesine sıkıştırılmış, üzerlerine dilekler dualar yazılmış kağıtlar görmek mümkün. Herkes konsantre olmuş, kiminin gözleri kapalı, yüzü duvara dönük dua ediyor. Benim de elimde Ebru’nun bana okuyamam diye arapça yerine türkçesini yazdırdığı dua ile duvara yaklaştım. Bu duayı 7 kere okuyup dilek dilemem gerekiyormuş. Sonuçta duayı 14 defa okuyacak kadar kadınlar tarafında yüzüm duvara dönük dikildim. Biri Ebru biri de benim için. Dilekleri de diledikten sonra fotoğraf çekmeye devam ettim.


Ağlama Duvarı

Yürümeye devam ettik. Sıra Müslüman Bölgesindeydi. Fakat ahşap köprü kapalı olduğu için El Akza’ya giremedim. Çarşının içinden dolaşıp altın kubbeli camiye doğru giderken yolda  görevliler bizi durdurup yolun kapalı olduğunu söylediler. Nereden çıktığını bilmediğim bir arap bize müslüman olup olmadığımızı sordu. Ben de Türk ve müslüman olduğumu söyledim. Dua biliyor musun diye sordu arap bu sefer. Fakat o taraklarda bezim olmadığı için sadece kelime-i şaadet getirebildiğimi söyledim. Türk pasaportum da altın kubbeli camiye girmeme yetecek gibi gözüküyordu. Müslüman Bölgesinin kapısına geldiğimizde, Kudüs’te otomatik silahlarla korunan ve yüksek duvarlarla çevrili bir kapısı olan tek bölge burası, askerler beni durdurup pasaportumu görmek istediler. Yanımdaki diğer arkadaşlarımı bırakıp içeri girdim. Fakat başımı bir eşarpla örtmem ve kollarımı kapatan uzun kollu hırkam yeterli olmamıştı. Giydiğim uzun pantolon da sorun yaratıyordu. Bunun üzerine yanımdaki arap 80 şekelimi alıp onu bir köşede uslu uslu beklememi söyleyip ortadan kayboldu. Müslüman Bölgesi çok sakin, sessiz ve huzur doluydu. Diğer bölgelerden çok farklı kutsal bir havası vardı. Çünkü her isteyen öyle elini kolunu sallayarak giremiyordu. Buraya girebilmek için mutlaka müslüman olduğunuzu kanıtlamanız gerekiyor. Arap, elinde bir paketle geri döndü. Görünüşe göre bana iki parçadan oluşan bir çarşaf almıştı. Altın kubbeli camiye girebilmem için bu çarşafı giymem gerekiyordu. Elim kolum fotoğraf malzemeleri ile dolu çarşafı giyip arabın peşine takıldım. Beni peşi sıra sürükleyip bölgedeki önemli noktaları gösteriyordu. Arada sırada elimdeki fotoğraf makinasına saldırıp kendi istediği yerlerde fotoğrafımı çekme teşebbüsünde bulundu. Arada sırada elimi tutmaya çalışması da beni aşırı derecede rahatsız etmeye yetti. O noktadan sonra gezinin bir an önce bitmesi için dua etmeye başladım. Altın kubbeli caminin dışı tamamen İznik çinileri ile bezeli. Ömer’in cami olarak da adlandırılıyor. İçi de dışı kadar muhteşem güzellikte.


Hz. Muhammed'in dua ettiği yer

Arap beni alıp caminin altında merdivenlerle inilen bir mağaraya götürdü. Orada birkaç kişi daha dua ediyorlardı. Söylediğine göre Hz. Muhammed burada dua etmiş. Ebru’nun bana verdiği türkçe duayı burada da okuyup yazılı olduğu kağıdı Kur’anı Kerim’in içinde bırakıp çıktım. El Akza kapalı olduğu için orayı görmem mümkün olmadı ne yazık ki. Rivayete göre El Akza’nın olduğu noktada Hz. Muhammed göğün yedi kat üstün e yükselip diğer peygamberlerle buluşmuş. Müslümanlar için oldukça önemli bir nokta. Bana rehberlik yapan arap turun sonunda ona verdiğim miktarı beğenmeyip daha fazlasını istedi. Kudüs'te kendimi soyulmuş hissettiğim tek bölge Müslüman tarafı oldu. Diğer bölgeler koşulsuz ziyarete açık.


Altın Kubbeli cami

En son hıristiyan bölgesini ziyaret ettik. Yürüyüşümüz Hz. İsa’nın dikenli telden tacının giydirildiği noktadan başlayıp çarmıha gerildiği noktadaki kiliseye kadar devam etti. Bu yola Via Dolorosa deniyor. Onaltı istasyondan oluşan bir yol. Her istasyonda bir chapel inşa edilmiş. Hz. İsa’nın sırtında haç ile yürürken yaşadığı her önemli an bu yol üzerinde betimlenmiş. İlk yere düştüğü nokta, annesi ile konuştuğu nokta, yorulduğunda ilk duvara dayandığı nokta. Bu şekilde tam onaltı önemli nokta var. Yolun sonunda ise Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yerde bir kilise inşa edilmiş. Kilisede Hz.İsa’nın öldükten sonra yatırılıp cansız bedeninin yıkandığı taş bulunuyor.


Hz. İsa'nın bedeninin yıkandığı taş

Kudüs görülmeye değer ilginç bir şehir. Orayı ziyaret edenlerin çoğu duygusal olarak etkilendiklerini söyleseler de şehir bende böyle bir etki yaratmadı. Gerçek şu ki İsrail güzel bir ülke. Henüz görmediğim pek çok yeri olduğunu biliyorum. İşim gereği bu ülkeye seyahat etmeye devam edeceğim. Meslektaşlarım çölün de görülmeye değer güzellikte olduğunu söylüyorlar. Umarım bir dahaki sefere. 


22 Eylül 2011

Brighton Felaketi

Son günlerde şu şekilde yakınır oldum arkadaşlarıma,

‘’İşim için yurtdışına çok seyahat ediyorum. Artık evimde oturmayı özledim.’’

Onlardan aldığım karşılık ise;

‘’E ne kadar güzel seyahat ediyorsun işte.’’

Aslında bu şekilde yorumlamaları çok normal. Neticede şirketin ödediği bir seyahat herkese cazip gelebilir. Üstelik daha önce gitmediğim ülkeler ya da şehirleri de kapsıyorsa. Fakat ben üst üste gelen bir dizi iş yolculuğundan o kadar bunaldım ki, bu yıl neredeyse hiçbir yer cazip gelmemeye başladı. Bu yüzden de bu sene bayramlarda tatil planı yapmamaya karar verdim.

Temmuz ayında Frankfurt, ardından haftasonu bir satış toplantısı için Londra’ya uçup, oradan da Brighton’a geçmem gerekiyordu. Tüm aksilikler o Cumartesi sabahı Frankfurt havaalanına vardığımda başladı. Almanya’daki üç günlük pazarlama eğitiminden sonra kafam dolu ve son zamanlardaki gibi dalgın, Lufthansa kontuarına gelip check-in yaptırmak için pasaportumu görevliye uzattım. Görevli önündeki ekranı kontrol ettikten sonra ‘’sizin biletiniz yok’’ dediğinde, birden tüm dalgınlığım ve yorgunluğum yerini paniğe bıraktı. Sonra gerçekler yavaş yavaş kafamda aydınlandı ve o kadar koşturmacanın arasında biletimi yaklaşık bir ay kadar önce Lufthansa’dan British Airways’e değiştirdiğimi hayal meyal hatırlamaya başladım. Ama hala emin değildim. Lufthansa bilet satıştan, gerçekten de biletim olmadığını doğrulattıktan sonra, biletimin BA’in sabah uçuşuna olduğunu kesin olarak hatırladım. Ufak bir sorun vardı, BA uçağı kalkmak üzereydi ve yetişmem imkansızdı. Bir sonraki ise, öğlen iki uçağıydı. Seyahat acentasını arayıp beni acilen öğlen iki uçağına koymalarını istedim. Neyse ki uçakta yer vardı ve biletimi ufak bir ceza ile değiştirebileceklerdi. Derin bir nefes alıp check-in yaptırdım. O gün, bir şekilde bir daha dönmek istemediğim Londra'ya gitmem gerekiyordu.

Yanan eski Brighton Pier'i
Hayatımda iki kere uçak kaçırdım. Ve ne gariptir ki her ikisi de İngiltere ilintili uçuşlardı. Her uçuş öncesi yaşadığım gerginlik ve havaalanına üç saat önce gitme isteğim, Londra’dan İstanbul’a yaptığım son eve dönüş yolculuğumdan kalmadır. 1995 yılında Londra maceramı bitirmiş, yeterli derecede ingilizce öğrendiğime kanaat getirerek İstanbul’a dönmeye karar vermiştim. Gatwick havaalanına gitmek için Londra’nın Victoria tren istasyonuna geldiğimde korkunç bir kalabalıkla karşılaştığımı hatırlıyorum. Herkes bekliyordu. Sonradan öğrendik ki tren yolu üzerinde banka soyguncuları ile polis arasında silahlı bir çatışma yaşanıyordu. Böylelikle o gün pek çok insan uçağını kaçırmıştı. Ben de dahil.

Bu anılar kafamda capcanlı hiçbir zaman sevemediği British Airways’in uçağına bindim. Keyifsiz bir uçuştan sonra Londra Heathrow’a indim. İlk karşılaştığım şey korkunç uzunlukta bir pasaport kontrol kuyruğuydu. Elimde önceden doldurduğum form, pasaportum ve çantamla kuyrukta yaklaşık 45 dakika kadar bekledikten sonra sorunsuz bir şekilde kontrolü geçtim. İngiltere topraklarındaydım artık ve önce Gatwick’e gitmek için otobüs bulmam gerekiyordu. Şehirler arası otobüs işletmesi National Express gişesinden GBP 25 ödeyerek biletimi aldım. Dünyanın en pahalı şehirlerinden birinde olduğumu o an hatırlamıştım. Fakat binmem gereken otobüs gelmedi. Otoyolda bir kaza olduğundan tüm otobüsler gecikmeli çalışıyormuş. Güzel, şimdi hangi otobüse binecektim. Neyse ki başka bir otobüs beni ‘’lütfen’’ kabul etti de yollarda sürünmek zorunda kalmadım. Heathrow’dan Brighton’a varmak çok kolay değil. Biraz çetrefilli bir yolu var. Gatwick’ten de trene binmek gerekiyor. Toplam yolculuk, gecikmelerle birlikte yaklaşık iki saat kadar sürdü. Sonunda İngiltere’nin ‘’şirin’’ balıkçı şehri Brighton’daydım. Bir taksi ile otelime vardım. Okyanus kenarında, Brighton Pier’e bakan bir otel. Odamın deniz manzarası da şahaneydi. Fakat ben yolculuktan dolayı o kadar yorgun ve bezgindim ki gözüm manzara falan görecek durumda değildi. Pazartesine kadar bir tam günüm daha vardı ve bu zaman içinde şehri gezebilir bol bol fotoğraf çekebilirdim.

Brigton Pier'i
Cumartesi akşamı Brighton bir parti şehrine dönüşüyor adeta. Özellikle The Lanes bölgesi, küçük sokakları ve sokaklar üzerindeki pubları, restaurantları ile cıvıl cıvıldı. O kadar çok pub seçeneği mevcut ki hangisine oturacağıma karar vermek için bir süre dolaştım. Pub yemekleri pek başarılı olmaz genellikle. Ama benim hedefim yemekten çok en sevdiğim birayı ‘tap’ ten içebilmekti. Guinness’i Türkiye’de bu şekilde içmek mümkün değil ne yazık ki. Ya şişede ya da kutuda bulunabiliyor. Fakat aynı lezzette olmuyor kesinlikle. Pubta boş bulduğum tek masaya oturdum. Avrupa’da her yerde masaya servis gelir. Fakat İngiltere’nin publarında böyle bir seçenek yok. Barda yemeğimi ve biramı şipariş ettim. Guinness’in en sevdiğim yanı tadı dışında köpüğüdür. Bardağı bitirene kadar o köpük her zaman mevcuttur. Bira hiçbir zaman ‘flat’ olmaz ve içiminin en eğlenceli kısmı da, bardağa havada daireler çizdirerek köpüğü artırmaya çalışmaktır, benim için. Tüm rituelleri yerine getirdim. Keyfim yerine gelmişti. Kalabalık sokaklardan geçerek otelime döndüm. Upuzun bir koridorda yürüyerek ulaşılan odama geldiğimde elektronik oda anahtarımın kapıyı açmadığını fark ettim. Aynı koridoru geri dönerek resepsiyonda anahtarımı özürler eşliğinde düzelttirdim. Sonrasında bu olayı otelde kaldığım üç gün boyunca hergün yaşamak zorunda kaldığımdan otel yetkilisine şikayette bulunmak farz olmuştu. Otelde kalan diğer bazı arkadaşlarım da aynı sorunu yaşadılar bu arada. Yani tüm evren sadece bana karşı değildi İngiltere’de kaldığım sürece. Otel ile ilgili en önemli ayrıntılardan biri, aslında Brighton’daki tüm oteller için bu geçerli, oda ücretleri Cuma ve Cumartesi günleri neredeyse haftaiçi fiyatının iki katına çıkıyor. Haftaiçi GBP 99 olan oda fiyatım Cumartesi gecesi GBP 179 olmuştu. Türk parasına çevrilince bu otel için ödenen para saçma sapan bir miktara geliyordu.

Brighton Sahil
Bunların hiçbirine takılmamaya çalışarak güzel bir uyku çektim. Fakat farklı bir zaman diliminde olduğum için (Türkiye’den iki, Almanya’dan bir saat geri) sabah saat altıda uyandım. Dışarıda çok güzel bir ışık vardı. Ben de fotoğraf makinamı kaptığım gibi dışarı attım kendimi. Sahil boyunca Brighton Pier’e kadar yürüdüm. Kumsala indim. Bu arada fark ettim ki o saatte bile bazı gece klüplerinde parti devam etmekteydi. Kızlar yarı çıplak, erkekler popolarından düşen kot pantoları ile sağda solda cirit atıyorlardı. Belli ki uyumak için evlerine daha gitmemişlerdi. Polis ise, bir yandan sokakta gençleri kelepçeleyip tutukluyordu. Tanrım ne kadar da harika bir ülkedeyim diye düşünmekten kendimi alamadım.



Bu şehrin insanları haftasonları kumsalda yaşıyor. İlerleyen saatlerde odamda kitap okuyup bir yandan da kumsalı seyrederken, yüzlerce insanın piknik yapıp (dumansız), güneşlenip, oyunlar oynadığını fark ettim. Sakin bir Pazar günüydü. İki iş arkadaşım şehre varana kadar da otelden çıkmadım. Onlarla otelin lobisinde buluşup sahilde yürüdük. Güneş batmak üzereydi. Deniz kenarında canlı müzik yapan bir bara oturduk. Herkes sokaktaydı. Müzisyen grup eski rock parçaları çalıyordu. Hepimiz biralarımızı yudumlarken sözlere eşlik ettik. Etrafımızdaki o kadar canlı bir kalabalıktı ki insan istemeden kendini eğlencenin ortasında buluyordu. Brighton gerçekten bir parti şehri. Londra, trenle sadece yarım saat mesafede olduğu için, gençler büyük şehirden buraya haftasonları sadece parti için gelirlermiş.

Brighton’da bulunma amacımız satış toplantısıydı. Diğer tüm arkadaşlar Pazartesi sabahı otele vardılar. Bu toplantının önemli ‘yan olayı’ ise açık deniz balıkçılığıydı. Pazartesi öğleden sonra iki gruba ayrılarak balıkçı teknelerine binip açık denize çıktık. Balık tutmaktan nefret ettiğim gibi, deniz tutmasına karşı da oldukça dayanıksızımdır. Fakat bu gezintiden kaçma gibi bir şansım yoktu. Ama tabi olta tutup, balık beklemek gibi bir durumum da hiç olmadı. Midemin bulanmaması için sabit bir köşede durup ufku seyrederek dört saat geçirdim. Bu arada da komik anları fotoğraflamaya çalıştım.

Balık tutar gibi yaparken :)
Brighton’da görülecek çok fazla yer yok. Dışarıdan bakıldığında küçük ve sevimli bir balıkçı şehri. Waterfront ve Pier şehrin en önemli ve en kalabalık bölgesi, The Lanes’in restaurantları ve pubları ile birlikte. Eğer parti yapma modundaysanız ve Londra’da yeteri kadar gece klübü ve eğlence yok diyorsanız ‘belki’ Brighton’a uğramanızı tavsiye edebilirim.

21 Eylül 2011

HOME

Türkçe’de ev ya da yuva kelimesi kullanılabilirdi. Fakat ingilizce HOME sözcüğünü daha çok seviyorum. Türkçe’deki sıcak anlamlarının tamamını hissettiriyor bana. Dolayısı ile bu kelimeyi kullanmak istiyorum yazımda.

Son zamanlarda yaşadığım hayatın bana ait olmadığını hissediyorum. Ya da benim o hayata ait olmadığımı. İkisi de aynı kapıya çıkıyor gerçekte. Bu da ne demek diyebilirsiniz. Aslında çok basit; uzun zamandır doğup büyüdüğüm şehirde, mahallede, hatta apartmanda yaşamaktan mutlu değilim. Bunun temelde pek çok toplumsal ve kültürel nedeni var. Nedenler ne olursa olsun, önemli olan kendimi artık bu yere ait hissetmiyor olmam. İnsan kendini ait hissettiğinde evimdeyim diyebiliyor ancak.

Daha genç olduğum yıllarda göçebe olmayı isterdim. Elimde bir bavul ya da ufak bir çanta seyahat edip, başladığım noktaya geri dönmemek en büyük hayalimdi. Bugünlerde uzak diyarlara yolculuklar hayal etmek ve bunu gerçekleştirebileceğimi bilmek bana sonsuz bir özgürlük hissi veriyor. Ama başladığım noktaya geri döneceğimi bilmek şartı ile. Son zamanlarda geri dönebileceğim bir HOME ihtiyacı var içimde.

Kısa süre önce, benim de bir zamanlar hayal ettiğim şekilde senelerce göçebe olarak yaşamış bir insanla tanıştım. Her ne kadar göçebe bir millet olduğumuz söylense de, Türk aile yaşantısına uzak bir kavram bugünlerde göçebelik. Bu insan, Türk değil. Hayatının yirmi yılını Güney Doğu Asya’da, doğduğu ülkeden binlerce kilometre uzakta geçirmiş, şimdilerde orta yaşlarının da ortalarında olan bir adam. Evinden ayrı yaşamasının kendine göre pek çok sebebi var. Kimi benim anlayabildiğim, kimi ise anlayamadığım, bana uzak olan nedenler. Geçmişi sorgulamak bugünü pek fazla değiştirmediği için, geçmişi geçmişte bırakmak en iyisi diye düşünüyorum. Bahsetmek istediğim, beni düşündüren konu, bu adamın bugünü ve geldiği nokta ile özlemleri.

İlk konuşmaya başladığımızda bana ‘’ölmek için bir yer arıyorum.’’ demişti. Son üç senedir bir bavulun içinde, evinden uzak yaşadığını fark ettiğinde çok şaşırmış.

‘’Bu kadar zamanın geçtiğini bilmiyordum.’’ 

Dünyanın farklı köşelerinde eşyalarını koyduğu depolar varmış. Güney Doğu Asya’da bıraktıklarını muhtemelen bir daha göremeyeceğini söylediğinde sesi hüzünlüydü. Hayatta geriye dönüşün olmadığına inansa da, geri dönmek isteyeceği bir HOME arıyor bugünlerde. Öyle yalnız ve tek başına bir hali var ki, yaşadığı sonsuz heyecanlı, dolu dolu hayatının bu noktasında, hissettiği terk edilmişlik duygusu ile savaşmaya çalışıyor. Aslında kimsenin onu terk ettiği yok. O terk etmiş pek çok şeyi. Bağsız, köksüz kalakalmış dünyanın bir köşesinde. Kararsız, ona evdeymiş gibi hissettirecek, tutunabileceği somut birşeyler arıyor. Bu yüzden de karşısına çıkan her ana, her mekana, her kişiye ‘’acaba bu mu?’’ diye yaklaşıyor. Çoğunun sonu hayal kırıklığı olsa da denemekten yılmıyor.

‘’Kendimi güvende hissedebileceğim, temiz bir evim olsun istiyorum.’’

Onun hayatının bugünkü kesitine şahit olmak beni düşündürdü. Oysa tanışmamıza vesile olan, onun bu denli çok seyahat edip, bir göçebe gibi yaşamasıydı. Onda beni kendine çeken şey, özgür ruhu ve köksüzlüğüydü. Yaldızlı dış tabakanın altındaki korkuları ile yüz yüze geldiğimde ise, günün sonunda sığınacak bir evim olması seçeneği kendimi güvende hissettirdi bana. Fakat bunun bir adım daha ötesi olmalı diye düşündüm o an. Çünkü HOME, sadece dört duvardan ibaret betonarme bir yapı olmaktan çok uzaktı hayallerimde. Benim de dört duvarım vardı işte. Yine de birşeyler eksikti.

O zaman fark ettim ki, HOME bir ‘yer’ olmak zorunda değildi. HOME aslında geri dönmek isteyebileceğim bir insandı.

13 Haziran 2011

Bali 4

Büyük Kutsal Dağ Beni Yendi !
Gunung Agung’a Tırmanış

Bali volkanik bir ada. Dolayısı ile hala aktif yanardağları var. Bunlardan en yükseği Agung dağı en son 1963 de patlamış ve adanın halkına çok büyük zarar vermiş. Dağ, aynı zamanda kutsal sayılıyor. Bali’nin ana tapınağı Besakih de bu dağın eteklerinde bulunuyor.

Agung’a tırmanmak yine yapılacaklar listemin en üst sıralarında yer alıyordu ve ben bu konuda çok heyecanlıydım. Dağa iki noktadan tırmanılıyor. En uzun tırmanış Besakih’ten başlayıp yaklaşık altı saat süreni. Diğeri de Pura Agung tapınağından başlıyor ve aşağı yukarı üç ile dört saat arasında sürüyor yürüme hızına göre. Gitmeden önce internette araştırma yaparken pek çok tur şirketine elektronik posta göndermiştim. Çoğu, bunlar arasında Surisna da vardı, tek kişilik tırmanış düzenlemediklerini, minimum iki kişi olunması gerektiğini söyledi. Çok kızmıştım. Tek başına seyahat eden biri dağa tırmanamayacak mıydı yani? İki kişilik parayı bastırırsa tırmanabiliyor tabi ki. Bunun da değeri Rp 1.000.000, yani yaklaşık 115 amerikan dolarına denk geliyor. Ben Besakih’ten tırmanmak istiyordum. Daha uzun ve daha zorlu olanını başarmalıydım. Fakat tur şirketi sadece Pura Agung’tan yürüyüş düzenlediğini söyleyince biraz hayalkırıklığına uğramakla birlikte kabul ettim. Pek fazla seçeneğim yoktu zaten. Zira Wayan dışında başka kimse bana olumlu dönmemişti.
Bulutların üzerinde güneş doğarken
Bu tırmanışı yapmaya karar verdiğimde ne düşünüyordum acaba? Büyük ihtimalle ‘’kırda bir gezinti olacak ve dört saat yürüyüp döneceğim, çocuk oyuncağı’’ demiş olmalıyım kendime. Aksi taktirde böyle bir işe kalkışmazdım.

Agung dağına günün doğuşunu seyretmek için çıkılıyor. Bu yüzden de yürüyüş sabaha karşı saat 2 de başlıyor. Yani zifiri karanlıkta. Wayan beni Ubud’tan gece yarısı alacağını söylemişti. Hava kararıp da kendimi gecenin bir yarısı hiç tanımadığım bir adamı ıssız Ubud sokaklarında beklerken bulduğumda, birden kafama dank etti. Bali’de kendimi ilk defa güvensiz hissettim. Bu adam beni alıp dağın başına götürecekti. Başıma ne gelebileceğini hayal bile edemiyordum. Bir an paniğe kapılıp ‘’acaba tırmanıştan vazgeçsem mi?’’ diye düşünmeye başladım. Fakat birkaç dakika içinde önümde bir araba durdu ve karanlıktan bir ses ismimi söyledi. Mecburen arabaya doğru yürüdüm. Wayan hiç de korktuğum gibi bir insan çıkmadı. Sevimli, genç bir adamdı. Yolda bol bol sohbet ettik.
Gunung Agung
Sabah çok erken saatler olduğu için hava oldukça soğuktu. Bense dağ tırmanışına hiç de uygun olmadığımı ince kot ceketimle kendimi titrerken bulduğumda fark ettim. Neyse ki Wayan imdadıma yetişerek üzerindeki fazla sweatshirt ü bana verdi. Ubud’tan Pura Agung’a yol yaklaşık bir saat sürmüştü. Yolda, o bölgede oturan yürüyüş rehberimi de aldıktan sonra Pura Agung tapınağına vardık. Bölgenin korucularından başka kimse yoktu etrafta. Yani dört tanımadığım adamla, bir dağın başında, sabaha karşı, tek kadındım. Hala biraz ürkek diğer turistlerin tırmanış noktasına varmalarını beklemeye başladım. Anlaşılan o ki benim dışımda başka şaşkınlar da varmış. Neyse ki avrupalı bir çift beş dakika içinde vardı da ben de derin bir nefes alıp sakinleşebildim.

Pura Agung
Dağdan önce Pura Agung’un 360 basamağını tırmanmak gerekiyordu. Merdiven çıkmanın beni öldürebileceğini hiç düşünmemiştim daha önce. Basamakların daha yarısına gelmemiştik ki nefesime yetişmekte zorlanıyordum. Diş etlerim sanki çenemden dökülecekmişcesine ağrıyorlardı. Sık sık durup soluklanmak zorunda kaldığımı fark eden rehberim Wayan, evet yürüyüş rehberimin de adı Wayan’dı, acele etmemem gerektiğini, dinlenebileceğimizi söyledi. Hazır dinlenirken Bali’deki isimler konusunda da ufak bir bilgi vermek istiyorum. Şimdiye kadar yeri gelmemişti.

Bali’de kime ismini sorsanız ya Wayan’dır ya da Made’dir. Bu isimler ailedeki kaçıncı çocuk olduklarını gösteriyor. İlk çocuklara Wayan, ikinciye Made, üçüncüye Nyoman ve dördüncüye de Ketut ismini veriyorlar. Eğer beşinci çocuk olursa, tüm isim sıralaması tekrar Wayan’dan başlıyor. Bu lakapların ardında hepsinin kendine ait farklı isimleri var. Mesela ‘’Made Surisna’’ gibi. Yani Surisna, ailesinin ikinci çocuğuymuş. Artık Nyoman ve Ketut fazla bulunmuyormuş. Çünkü devlet, ailelerin sadece iki çocuk yapmalarını destekliyormuş. Bu durumda, Julia Roberts ın oynadığı ‘’ye, dua et, sev’’ filmindeki meşhur Ketut, ailenin dördüncü çocuğu oluyor. Ve gerçekten de Bali’de yaşıyormuş. Samantha, Essex’li fil parkı arkadaşımın söylediğine göre şimdilerde günde yüzlerce turiste filmdeki aynı yazmaları verip, okuyup üflüyormuş. Hollywood’un kutsal gücü.

Agung dağının deniz seviyesinden yüksekliği 3100 metre. Biz yürümeye 1200 metreden başladık. Fakat rehberime göre gerçekte yürüyeceğimiz yol 4,5 kilometreymiş yukarıya kadar. Tapınağın merdivenlerinden sonra toprak bir patikadan tırmanmayı sürdürdük.Yürüdükçe terlemeye başlamıştım. Her beş dakikada bir durup soluklanmam gerekiyordu hala. Yürüdüğümüz patikanın ormanlık olduğunu biliyordum. Ama hem zifiri karanlık olduğu için, hem de tüm dikkatimi nefes alıp vermeye odakladığımdan çevremi görmem pek mümkün değildi. Rehberimin ‘’ilk defa mı böyle bir tırmanış yapıyorsun?’’ sorusuna utanarak ‘’evet’’ demek zorunda kaldım. Zorlu bir tırmanış olacağı konusunda beni kimse uyarmamıştı. Bu tırmanış için açıkça uygun değildim. Ama rehberim çok anlayışlı ve sakin bir çocuktu. Wayan 24 yaşında, dağlarda zor şartlarda yaşayan, birgün bir yolcu gemisinde çalışmaya başlayıp, uzaklara gitme hayalleri kuran genç bir adamdı. Cep telefonunda bir kızla resmi olduğunu gördüğümde bana evlenmek istemediğini, önce dünyayı görmek istediğini söyledi. Dağlarda hayal kurmak başka güzel olmalı. Çünkü etraf öylesine sakin, hava neredeyse saflık derecesinde temiz ve netti ki, insanın hayallerinin de şeffaf olması gerek diye düşündüm burada.
Kamp ateşi ve sıcak su termosu... Çaaaayyy!!!
Wayan bana yolun yarısından sonra volkanik kaya tırmanışının başlayacağını söylediğinde en tepeye kadar çıkamayacağımı biliyordum. Yaklaşık iki kilometre tırmandıktan sonra bu çıkışın inişinin de olacağını hesaba katıp ona durmak istediğimi söyledim. Çok doğru bir karar verdiğimi söyleyip, gülerek ekledi.
‘’Burada iki şey dışında herşeyi isteyebilirsin. Eğer aşağıya inemiyorum burada kalacağım dersen sana yardımcı olamam, inmek zorundasın. Bir de seni aşağıya taşımam.’’ Bu durumda her ne olursa olsun kendi bacaklarımı kullanarak aşağıya inmem gerekiyordu. Hava hala karanlık olduğu için inişe geçmemiz mümkün değildi. Güneşin doğuşunu bekleyecektik. Sırtım terden ıslak olduğu için artık üşümeye başlamıştım. Wayan hemen bir ateş yaktı. Kendimizi alevlerin yakınına konumlandırıp ısınmaya çalıştık. Sırt çantasından bir termos çıkarıp bana ‘’çay içmek ister misin?’’ diye sorduğunda neredeyse boynuna atlayıp onu öpecektim. Bali’nin en yüksek ve en kutsal dağının bir yerlerinde bulutların üzerindeydim ve kamp ateşi başında, yıldızların altında çayımı yudumlarken, güneşin doğuşunu seyredecektim. Daha ne isteyebilirdim ki? Belki biraz daha ateş... Tabi çayımı evimin salonunda yudumluyormuşum gibi konforlu değildi Agung dağının sırtları. Yine de sevimli rehberimin sohbeti ile soğuğu daha az hisseder olmuştum.

Wayan ve ben
Bir ara Wayan, uzanıp gözlerini kapadı. Yıldızların altında uyumaya ne denli alışık olduğu hemen anlaşılıyordu. Benimse bu kadar üşürken uyumam mümkün değildi. Sessizlikte güneşin doğuşunu beklemeye başladım. Bulutlar önce hafiften pembeleşti. Gökyüzü aydınlanıyordu. Bununla birlikte sanki çalar saatleri varmış gibi kuşlar da uyanmış, şakımaya başlamışlardı. Önce tek tük şarkılar, sonra ard arda gelen aryalar. Güneşin ilk ışıklarına kadar sessiz olan dağ, şimdi bir senfoni orkestrasına dönüşmüştü. Kampı terk etme zamanı gelmişti. Wayan ateşi söndürdü ve neşe içinde inişimize başladık.


Agung'dan aşağı inerken
Leicamı kullanmaktan oldukça keyif aldığı belliydi. Zira her adımda fotoğrafımı çekiyordu. İniş, çıkış kadar zorlu olmasa da dikkat istiyordu. İki saat süren çıkışa karşılık iniş yaklaşık birbuçuk saat sürmüştü. Tapınağın merdivenlerini inerken yorgunluktan artık dizlerim titriyordu. Şoförüm, diğer Wayan, beni yürüyüşe başladığımız yerde bekliyordu. Ona Bali’nin ana tapınağı Besakih’i de görmek istediğimi söyledim. Saat sabah sekiz olmuştu. Taze, pırıl pırıl birgün beni bekliyordu. O güne, bir hindu tapınakğında kutsanarak başlamayı hayal etmemiştim. Ama benim de şaşkınlığıma, Besakih gardiyanlarından biri tarafından kutsanıp, hindu tanrısına nasıl dua edileceğini öğrendim.
Besakih Bali’nin en önemli tapınağı. Yerli halk burada dua edip, tanrıya adaklar sunuyor. Ben sabahın erken saatlerinde orada olduğum için ne yerli halk, ne de turist vardı. Normalde gün içinde bu tapınak turist dolu olduğudan, dua edilen yerlere girilmesi yasakmış.

Besakih
Besakih’te dikkat edilmesi gereken en önemli konu kapıda peşinize takılacak rehberler. Onlara yüz vermemekte fayda var. Çünkü tapınağı tek başınıza da gezebilirsiniz. Eğer benim gibi çok erken saatlerde orada olabilirseniz, rahiplik eğitimi alan bir gardiyana denk gelip ondan hindu dini ile ilgili bilgi almanız da mümkün. Benim gardiyanım aynı zamanda fotoğrafçı çıktı. Beni tapınağın her köşesine götürmekle kalmayıp, en panoramik noktalarda pozlar verdirip fotoğraflarımı da çekti.


Öylesine yorgundum ki, çok fazla gezecek halim kalmadığını ona söylediğimde beni tanrı üçlemesi ‘’trinity’’nin önüne oturtup ‘’seni şimdi kutsal su ile kutsayacağım ve tüm yorgunluğun geçecek.’’ dedi. İkimiz de ‘’trinity’’nin önünde bağdaş kurup oturduk. Tanrı adakları, ufak sepetler içinde çiçeklerden oluşuyor. Sepetleri önümüze koydu. Önce yaratıcı tanrı Brahma için turuncu çiçeklerden bir tutam alıp orta parmaklarımız arasında tutarak dua ettik. Ardından yıkım tanrısı Shiva için pembe çiçekleri kullanarak aynı şeyi yaptık. Son olarak da yeşil otlarla tanrı Vişnuya dua ettik. Bu dualar bittikten sonra kutsal suyu üç kez başıma serpti. Sonra üç kez bu sudan içtim ve yine üç kez aynı su ile yüzümü yıkadım. Agung dağından gelen kaynak suları bir havuzda toplanarak tapınakta kutsal törenler için kullanılıyor. Son olarak da iki kaşımın arasına pirinç taneleri yapıştırdı. Bu da bereket ve şans içinmiş. Bu seramoniden çok keyif almıştım. Herhangi bir dine mensup olmamayı seçmeme rağmen hinduism ilgimi çekiyordu. Dünya üzerindeki en eski organize din olması yanında, çok açık bir dünya görüşüne sahip, inananlarının seçtiği bir hayat biçimiydi. Diğer büyük dinler gibi kurallar dikte etmeyen, insanları zorlamayan, fakat uyum ve denge sunan bir doktorine sahipti. En azından gördüğüm kadarı ile. Hindistan’a gitmeden önce bu dinle ilgili daha çok şey öğrenmem gerektiğini düşündüğümden Amazon’dan bir kitap satın aldım geçenlerde.


Besakih, Trinity

Bali seyahatim farklı kültürleri öğrenmeye, farklı mutfakları denemeye ve dünya insanları ile tanışmaya ne kadar aç olduğumu bir kez daha gösterdi bana. Hem de şimdiye kadar farkında olmadığım bir ihtirasla...