4 Ağustos 2012

Hindistan 4

Agra ve Jaipur

Delhi'de bizi Balbinder adlı şoförümüz karşıladı. Türbanı ve uzun sakalı ile tipik bir sikhti Balbinder. Devamlı gülüyor ve kulağından cep telefonu düşmüyordu. Elimizde çantalarımızla arabaya doğru onu izlerken suratımıza bile bakmadı diyebilirim.
Bu ilgisizliği fazla dert etmeden havalandırmalı özel arabamızın içinde Agra'ya doğru yola koyulduk. Hindistan "otoyol"larında seyahat etmek başlı başına bir macera. İnsan bir şaşkınlıktan diğerine sürüklenirken serseme dönüyor.

Yoldaki tüm kamyonların arkasında bu yazıyı görmek mümkün
"Korna çal"
Delhi-Agra-Jaipur üçgeninin (Hindistan'ın altın üçgeni olarak geçiyor) her kenarı aşağı yukarı aynı mesafede ve bu mesafe yaklaşık 260 kilometre. İstanbul'da olsak bu kadar yolu kaç saatte aldığımız günün saatine ve hangi yolu kullandığımıza bağlı olurdu. Biz de büyük şehrin trafiğineve yollarda yaşanan kaosa oldukça alışığız kendimizce. Fakat Hindistan trafiği benim için kaosa yeni bir anlam kazandırdı. Öncelikle otoban kavramını açıklamak gerek. Yol iki şeritli. Bir de bonus şerit var ki, o da en sağ şeridi kaplamış olan kamyonları sollamak için zaman zaman kullanmak zorunda kaldığımız toprak yol. Araba ve kamyon trafiğinin yanında, motorsiklet, bisiklet, insan ve bir de hayvan trafiği mevcut kendi ritminde akan. Balbinder bu kaosun içinde bir yandan direkiyonu kumanda ediyor, diğer yandan ya telefonu ile konuşuyor, ya mesaj yazıyor ya da bize laf yetiştiriyordu. Ben de İstanbul şoförlerinin ne denli becerikli olduklarını düşünürdüm. Balbinder bizi on kere geçecek kadar maharetli bu konuda. Hindistan trafiğinde araba kullanmayı hayal etmem bile mümkün değil. Özellikle yoğun Delhi - Agra istikametinde.


Hava kararmış ve bizi de bir endişe almıştı. Balbinder usta soförlüğüne rağmen yaşlı bir adamdı. Gözlerinden ve reflekslerinden şüphe etmeye başlamıştık. Yine de o sabah Varanasi'de başlayan uzun yolculuğumuzun sonuna doğru göz kapaklarımız iyice ağırlaşmıştı. Didem bir köşede ben diğerinde, yarı uyur yarı uyanık halde, sarsıla sarsıla Agra otelimize sapa sağlam vardık. 260 kilometrelik yolculuğumuz altı saat sürmüştü.

Taj Mahal
Acentanın ayarladığı dört yıldızlı kendi halinde bir oteldi gece konaklayacağımız yer. Bir gece kalacağımız için temizliği dışında pek bir lükse ihtiyacımız yoktu. Duşumuzu aldıktan sonra bayıldık.
Balbinder sabah bizi almaya, o günlük tur rehberimiz olacak Lala adında 74 yaşında bir hintli ile geldi. Lala çok konuşan, benim standartlarım için oldukça yorucu bir adamdı. Taj Mahal'ın kapısındaki uzun turist kuyruğuna saat 06:30 da girdik. Her milletten insan vardı kuyrukta. Taj dünyanın en çok ziyaret edilen yapılarından biri. Anıta araba ile beş yüz metreden daha fazla yaklaşmak yasak. Dolayısıyla arabayı otoparkta bırakıp Taj'ın kapısındaki kuyruğa fayton ile varmıştık.

Mermer işlemeciliği
Sırada yaklaşık bir saat kadar bekledikten sonra içeri sıkı güvenlik kontrolünden geçtikten sonra alındık. Ben hala "ne var bu kadar büyütülecek, alt tarafı bir sultan tarafından karısı aşkına yaptırılmış mermer bir mezar" diye düşünüyordum. Taa ki Taj Mahal'in içine girene kadar. O an fark ettim ki eğer Taj'ı ziyaret etmemiş olsaydık büyük pişmanlık duyardım.


Dedim ya rehberimiz Lala çok yorucu bir adamdı. En azından benim için. Fakat kız kardeşim her köşede Lala tarafından fotoğraflanmaktan şikayetçi değildi. Lala ise bu anıt ile ilgili tüm maharetini konuşturup, bahçenin her köşesinde binaya karşı fotoğraflarımızı çekip, ne kadar iyi bir rehber ve fotoğrafçı olduğundan bahsediyordu. En sonunda bizi bir banka çıkartıp şu alışıla gelmiş Taj'ın kubbesini tutarmış gibi yaptığımız fotoğrafı da çektikten sonra ona kibarca artık fotoğraf çektirmek istemediğimi söylemek zorunda kaldım. Didem her köşede poz vermeye devam etti. Bense yorgunluk ve bezginlik içindeydim binaya yaklaşırken. Henüz mezarın içine girmemiştik.

6. Babür İmparatoru Şah Cihan en sevdiği 3. karısı Mümtaz Mahal için yaptırmış bu mezarı. Mümtaz, şaha on dört çocuk vermiş.


Taj Mahal, müslüman sanatının Hindistan'daki en görkemli örneği olarak geçiyor. Pers, Türk ve Hint mimarisinin bir karışımı. Bina kompleksinin en büyük özelliği her köşesinin simetrik oluşu. Binanın dört köşesinde bulunan minarelerin eğimi dışarı doğru. Bir deprem sırasında içe yıkılıp kubbenin altındaki mezara zarar vermesin diye planlanmış. Fakat bu özelliklerin hiçbiri mezar bölümündeki mermer mozaik işçiliği ile boy ölçüşemez bile. Mezarın her köşesi mermere yerleştirilmiş yarı değerli taşlardan oluşan nilüfer çiçekleri ile bezeli. Her yaprak, her dal farklı bir değerli taştan oluşuyor. Lacivertler lapis lazuli, yeşiller malacite, kırmızılar mercan, kahverengiler jasper, siyahlar onyx ve daha pek çoğu. Bazı nilüfer çiçekleri o denli detaylı ki 120 parçadan oluşuyor. Desenler boyanmış hissi uyandırıyor insanda. Fakat her parçanın tek tek elle yerleştirildiğini öğrendikten sonra "bu nasıl bir aşkmış" demekten kendimi alamadım.

Şah Cihan, Taj Mahal'in tam karşısında inşa edilmiş ve kendisinden önceki Babür İmparatorlarına da ev sahipliği yapmış Agra kalesinden karısının mezarını seyretmiş uzun yıllar boyunca. Şah mimaride beyaz mermer kullanmayı tercih ettiğinden, kırmızı kumtaşından yapılmış olan Agra kalesinin bazı bölümlerini yıktırıp beyaz mermerden tekrar inşa ettirmiş. Agra Kalesi'nde görülmesi gereken en önemli kısım olan Türk Hamamı ziyarete kapalıydı. Fakat rehberimizin Lala olmasının avantajı burada çok işimize yaradı. Restore edilen hamama sorumlusuna bahşiş vererek girdik. İçerisi karanlıktı. Görevli iki mum yakıp duvarlara doğru tuttuğunda fark ettik ki hamamın tüm duvarları ve kubbesi küçük aynalarla kaplıydı. Bir anda etrafımızı binlerce yıldız kaplamıştı adeta. Muhteşem bir manzaraydı.

Agra yolculuğumuz burada görkemli bir final ile sona ermişti. Lala'ya veda etme vakti geldiğinde yine bahşiş konusu gündemdeydi. Acentaya ödediğimiz ücret dışında rehberlere de bahşiş vermek Hindistan'da bir kural. Fakat ne yazık ki yolculuk boyunca hiçbir rehber verdiğimiz bahşişten memnun kalmadı. Biz de rehberle gezmekten pek mutlu değildik açıkçası.



Balbinder ile yola koyulma vakti gelmişti. 300 kilometrelik yeni bir Hindistan otoban macerası bizi bekliyordu. Bu sefer istikametimiz Lord Shiva'ya adanmış şehirlerden biri olan pembe    
şehir Jaipur'du.
Yola çıkmadan önce öğle yemeği yemeyi hayal ediyorduk. Klimalı bir ortam ve hamburgerin yanında King Fisher birası, temiz tuvalet ve güzel insanlar. Balbinder’in sırıtan suratı, yorucu rehberimiz Lala ve sıcak havada oradan oraya koşturmak bizi iyice bunaltmıştı. Köşedeki lokal restauranta sürüklenmeyi redederek Balbinder’in memnuniyetsizliğine rağmen kendimizi Agra Gateway Hotel’in restaurantına atmayı başardık. Yalnız başımıza bir saatimiz vardı. O zamanın ne kadar değerli olduğunu ve keyifli geçtiğini kelimelerle anlatmama bile imkan yok. Kurtarılmış bölgedeydik kısa bir süre için bile olsa.


Jaipur'da yine lokal acentamızın ayarladığı küçük bir butik otelde kaldık. Dera Rawatsar eskiden bölgenin Maharaja'sına ait bir evmiş. Kahvaltı salonunda aileye ait eski fotoğraflar ve mobilyalara rastlamak mümkün. Sabah yedideki kahvaltımızdan sonra Jaipur rehberimiz Singh ile buluştuk. İlk durağımız 18. yüzyılda inşa edilmiş Hava Mahal, yani Rüzgar sarayıydı. Bu yapının ön cephesinin ilginç bir mimarisi var. Arı kovanını andıran küçük pencereler zamanın soylu hanımlarının dışarıdaki hayatı kimseye görünmeden gözlemleyebilmeleri için yapılmış.



Jaipur’un bizim için en cazip etkinliği Amber (Amer) Fort’a fil üstünde yapacağımız tırmanıştı. Bu yüzden güne erken başlamıştık. İlerleyen saatlerde artan sıcaklıktan dolayı filler dört ya da beş tur yaptıktan sonra dinlenmeye çekiliyorlarmış. Bizim bindiğimiz filin adı Leyla’ydı.  Bu yolculuk için özellikle dişi filler kullanıyormuş, erkeklerin daha agresif olmasından dolayı. Manzara oldukça keyifliydi yukarıya çıkarken. Sabahları fillerin banyo yaptığı büyükçe bir havuz göze çarpıyordu kalenin eteklerinde. Yol boyunca onlarca fotoğrafçı, fillerin üzerindeki turistleri fotoğraflamak için yarışıyordu adeta. Yolculuğun sonunda da çekilen fotoğraflar sahiplerine gösterilip yüksek fiyatlara satılmaya çalışılıyordu. Rehberimiz dört fotoğrafa 250 rupee’den fazla vermememiz gerektiğini söyledi. Satıcılar önce bu miktarın yeterli olmadığını söylese de, daha fazlasını ödemeyeceğinizi fark edince anlaşmaya razı oluyorlar.


Jaipur, Rajastan eyaletine bağlı bir şehir. Eski dönemlerde bu bölgedeki şehirler Maharajalar tarafından yönetiliyormuş. Amber Fort’un harem bölümünde on iki adet ayrı daire mevcut. Zamanın bir Maharajasının on iki karısı için yaptırdığı bu daireler birbirlerini hiçbir şekilde görmüyorlar. Ve bu dairelere Maharajanın en tepedeki dairesinden özel tünellerden geçilerek giriliyor. Bu şekilde hiçbir kadın birbirini görmediği gibi, Maharajanın o akşam kimi ziyaret ettiği de bilinmiyor. Kadın dırdırı çekmemek için oldukça başarılı bir çözüm.

Amber Fort’un Kış Sarayı bölümündeki aynalı oturma alanları gerçekten görülmeye değer güzellikteydi. Bu küçük ayna parçaları zamanında Belçika’dan getirtilmiş.



Jantar Mantar Jaipur’da görülmesi gereken en önemli koleksiyon. Böyle demeyi uygun gördüm çünkü burası astronomik ekipmanlardan oluşan bir açık müze. Jantar, ekipman, Mantar da ölçüm demekmiş. Tüm ekipmanlar zamanın astronomiye meraklı Maharajası Jai Singh II tarafından tasarlanmış. Dünyanın en büyük güneş saatini Jantar Mantar’da görebilirsiniz. Maharajanın astronomi konusunda yazdığı kitaplar olduğu söyleniyor.


Jaipur zamanının önemli bir endüstri şehriymiş. Jai Singh, şehri güçlendirip geliştirmek için otuz altı endüstri dalını buraya getirmiş. Bunların en önemlileri  blok kumaş el baskısı, değerli taş işleme ve porselen. Çok fazla zamanımız olmadığı için sadece bir blok kumaş baskı atölyesini gezdik. Ahşap kalıplardan çıkan motiflerin tamamı elle basılıyordu. Müthiş bir işçilik, emek, zaman gerektiren ve Avrupa’da yok olmaya başlamış bir sanat.



Delhi’ye yolumuzun 260 km ve altı saat olduğunu biliyorduk. Fakat rehberimiz Singh Hindistan’da her zaman beklenmeyeni beklemenin doğru olduğunu söyleyerek bir an önce yola çıkmamız için bizi uyardı.

Delhi’ye girişte fark ettim ki trafikteki tüm araçların yan dikiz aynaları kapalıydı. Balbinder de şehre girerken aynalarını kapatmayı ihmal etmemişti. Bu kaosun içinde arabalar öylesine birbirlerine teğet geçiyorlar ki aynaların zarar görmemesi için en iyi yol onları kapatmak gibi görünüyor. Nasıl olsa pek de bir işe yaramıyorlar.


Delhi’de kaldığımız otel şehrin yeni yerleşim bölgelerinden biri olan Sunder Nagar’daydı. Hava karardıktan sonra otelimize vardığımız için etrafı görme şansımız olmadı. Ama görebildiğimiz kadarı ile bu bölge şehrin üst düzey yaşam alanlarında biriydi.


Hindistan farklı kültürü, önümüze çıkardığı olağandışı tecrübeleri ve insanları ile görülmeye değer bir ülke olsa da şimdiye kadar yaşadığım en zorlu seyahat tecrübesiydi. Kendi kendime yine gitmek ister miyim diye sorduğumda cevabım “evet”. Fakat bu seyahatin ruh yorgunluğunu birkaç yılda ancak atarım gibi geliyor. İkinci Hindistan ziyaretimi ülkenin güneyine, Goa ve Kerala bölgelerine yapmayı planlıyorum.


Son bir öneri. Delhi Indira Gandhi Havaalanın’daki Ishana mağazasına uğramadan dönmeyin. Tüm yolculuğumuz boyunca en keyifli alış veriş yaptığımız mağazaydı.

22 Haziran 2012

David'in İsot Yahnisi

Bir zamanlar ne kadar güzel olduğunu tahmin etmek o kadar da zor değil. Eski fotoğraflarına baktığımda, bundan en fazla beş yıl öncesine ait olanlara, muzipçe parlayan lacivert gözlerinin derinliğinde kaybolup gidiyorum hala. Öylesine cıvıl cıvıl hayat doluymuş ki, bana geldiğinde bu kısacık zaman içinde ona ne olduğunu anlamakta zorluk çektim. Sanki hayat bir buldozerle geçmiş üzerinden, hırpalamış onu, gözlerinin ferini söndürmüş, hayat ışığını almış, o güzelim derin mavilik gitmiş ve donuk griye çalan bir renk çökmüş göz çukurlarına. Hiçbir zaman anlayamadım gerçekten ona ne olduğunu.

David ve ben bir arkadaşımın ofisinde sohbet
ederken, İstanbul

Elini yüzümde, dokunmadan gezdirdi bir sihirbaz edasıyla,

"Bu, yüzünü serinletmek için mastika mist ."

İlk karşılaşmamızdı. Bana Sakız Adası'ndan getirdiği ilk hediyeydi mist.

Şaşkınlık içinde tavırlarını izliyordum. Yaşlı ve yorgun görünüyordu. Fotoğraflarından farklıydı. Kaç yaşında olduğunu sordum, sanki profilinden bilmiyormuşum gibi.

"Elli iki, elli üç. O arada birşey." gülümseyip gözlerimin içine baktı. O an bu konunun üzerinde durulmaması gerektiğini, pek de bir önemi olmadığını anladım.

İspanyol şapkasıyla, Selanik
Kafamda onu anlatabileceğim pek çok kelime var. Ama hepsi ingilizce. O yüzden buraya aktarırken zaman zaman zorluk çekeceğim. Bir yıl boyunca süren yazışmalarımızda ondan öğrendiğim yüzlerce harika sözcük beni hala sarhoş ediyor. Uçuşan düşüncelerini yakalamakta zorluk çektiğim pek çok anda hep sabırla ona yetişebilmem için beklediğini hatırlıyorum.

Çalışma masası yapmak istediği mavi mermer,
5 Finger Vibramleri ve en son aldığı Lagerfeld
güneş gözlükleri ile, Selanik
Mücadele içinde sürdürmek zorunda kaldığı hayatı, hayal kurmasına engel değildi.
"Stil bebeğim.. Stil herşeyden önemli."

Yürüyüşü, giyinişi, konuşması, herşeyi, kafasındaki hayat stiline uygundu. Onu bir aristokrat olarak hatırlayacağım, tıpkı saraydan çıkıp sokaklara düşmüş bir prens gibi.

"Yahni için en önemli malzeme küp küp, büyükçe doğranmış yumuşak tarafından et, tabi senin durumunda dana eti. Çünkü ben domuzla da yapıyorum."

David'in aynı zamandan usta bir ahçı olduğunu söylemiş miydim? Güney Doğu Asya'da yirmi sene yaşayıp yemek üzerine yazılar yazmış. Hatta restaurant mutfaklarında çalışmış. Mutfakta becerikli olduğu her halinden belliydi. Bense ona yardım etmek için ıvır zıvır işlere koşturuyordum mutfakta.

"Asya'da herkesin bir pilav pişiricisi vardır. Pilavı sen pişir lütfen, makinemiz olmadığına göre."
Yahninin yanında beyaz pilavın keçi yoğurdu ile yenmesi gerekiyormuş. Keçi yoğurdumuz yoktu. Sorun değildi. Takılmazdı böyle küçük noktalara. Koyun değil keçi ürünlerini tercih ederdi, eğer seçme özgürlüğü varsa. Bugünlerde Namlı'nın keçi peyniri stoklarını tüketmem David'ten kalma bir alışkanlık.

"Parça etleri una bulayacaksın. Sonra da unun fazlasını alacaksın. Et, Türk Lokumu gibi görünmeli."

Türklere ve Türklüğe ait etnik detayları severdi. Onun için, bir kültürün yapı taşları önemliydi. Tıpkı çok sevdiği nargileyi, gümüş bir ağızlıkla içme hayali gibi. Yaptığı herşeyin tarzı olmalıydı ve şık görünmeliydi.
Çok sevdiği sokak Nohutlu Pilaf ve Tavuk
O gün bana da yedirmeyi başarmıştı, Sultanahmet
Bunca yıldır İstanbul'da yaşarım Sultanahmet'deki otantik nargile mekanını ondan öğrenmiştim. Hayatının altı ayını İstanbul'da yaşayarak geçirmişti benimle tanışmadan önce. Bu yüzden de şehirle ilgili çok fazla detay biliyordu.

"İstanbul'u senin gözlerinden görmek istiyorum." demem çok hoşuna gitmişti. Böylelikle ilk buluştuğumuz dönemde onun beni eski şehirde dolaştırmasına izin vermiştim. Nargile mekanına da ilk o zaman gitmiştik.

"Bol miktarda zeytin yağında etleri sote et. Taa ki küplerin köşeleri kızarana kadar. Sonra buz dolabında soğuttuğun bir şişe ucuz kırmızı şarabı etin üzerine boca et. Şarabın soğuk olması çok önemli. Böylelikle tencerenin dibine yapışan unu çözdürebilirsin."

David bir Zen Budhist rahibiydi. Zazen hayatıma onunla girmişti. Belki de en çok ihtiyacım olduğu bir anda. Daha önce de meditasyon yapmıştım. Fakat zen, felsefe olarak şimdiye kadar bana anlatılanlardan farklıydı. Hiçbir kuralı ya da şartı yoktu.

"Önemli olan doğru olduğunu düşündüğün eylemdir." derdi.

"Yarım lotus pozisyonunda oturabilirsin. Dik dur. Duruş çok önemli. Mutlaka kalınca bir minder üstünde oturmalısın. Poponun altına da belini dikleştirecek başka bir minder koymalısın."

Stil bebeğim stil, Selanik
Sonradan fark ettim ki bu şekilde minderler yardımı ile yarım lotus pozisyonunda oturmak çok zor değildi. David ise o kadar kolay yarım lotus pozisyonuna giriyordu ki esnekliği beni şaşırtıyordu.

"Şimdi hiç kıpırdamadan yirmi dakika böylece sabit bir noktaya bakarak durmaya çalış."

Meditasyon yapmayalı çok uzun zaman olmuştu ve beş dakika sabit durmakta bile zorlandım. Bu küçük eğitim sırasında çok güldüğümüzü hatırlıyorum. İkimiz de eğleniyorduk.

"Bolca sarımsak koymalısın yahniye. Bir küp de etsu at."

Sarımsakları soyup rondoda parçaladım. En son şarap ilave ettiği tencerenin içine attı hepsini.

"Şimdi ateşi biraz azaltıp etin suyunun hafiften kaynamasını ve buharlaşmasını bekleyelim."

Modellik günlerinden, Amerika
Bir şişe daha kırmızı şarap açmıştık. Kadehlerimiz elimizde sohbet ediyorduk. Bana gençliğinde Amerika'da yaşadığı komik ve ilginç maceraları anlatıyordu. Tanıdığı pek çok ünlü müzisyenden bahsediyordu. Onu dinlemek hem eğlenceli, hem de zaman zaman yorucuydu.

"Bol miktarda isotu ve bir miktar da toz kırmızı biberi kaynayan etin üzerine ekle. Ateşi biraz daha azaltıp etin yavaş yavaş ateşin üzerinde pişmesine izin ver. Taa ki lime lime oluncaya kadar. Etin pişme süresi bu hızla yaklaşık bir buçuk saat kadar olmalı."

Şarap ve etin suyu tamamen buharlaşmış geriye yoğun kırmızı-kahverengi şahane kokan bir sos kalmıştı. Beyaz pirinç pilavı ve yoğurt ile tabaklara servis yaptık. David'in yahnisi hayatımda yediğim en leziz et yemeklerinden biriydi.

Bana hediye ettiği "Stamboulonica" fotoğrafı

Stamboulonica onun en son fotoğraf projesiydi. Belki de hayatının en önemli projesi. Onu hayata geçirmek için bir dönem birlikte çalıştık. Projenin tanıtım makalesinin Türkçe'ye çevirisini ben yaptım.

"Es, Stamboulonica'ya inanmanın benim için ne kadar önemli olduğunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceksin."

Evet gerçekten de bilemedim.

Fotoğrafçı, gazeteci, yazar, aktör, model, şef... David C. Allespach, 29 Nisan 2012 tarihinde Selanik'te geçirdiği bir beyin kanaması nedeni ile hayatını kaybetti.

Ona hiçbir zaman hoşçakal deme fırsatım olmadı.

http://www.facebook.com/note.php?note_id=393987557313633
http://www.facebook.com/note.php?note_id=393229150722807
http://web.me.com/dcallespach/ENGLISH_Stamboulonica/Introduction.html

10 Haziran 2012

Çeşme'de Yelken Yapmak

Denizin üzerinde olma ve rüzgarı yüzümde hissetmenin keyfi ancak yelken yaparak çıkıyor. Çok uzun zamandır aklımdaydı tekrar yelken yapmaya başlamak. Fakat bir türlü zamanımı ayarlayamamıştım. İki sene önce yaptığım gibi Kalamış’tan çıkmak istemedim denize. İnternette, teknede kalmalı, Çeşme’den çıkışı olan bir eğitim programı ararken karşıma Doğan Güzeliş çıktı. Hemen aradım ve tesadüfen istediğim tarihlerdeki eğitim programında sadece bir kişilik yer olduğunu öğrendim. Hemen paramı gönderip programa dahil oldum.

Sonsuz mavilik
Altı kişilik grubumuzda kimseyi tanımıyordum önceden. Arada sırada böyle sürprizler yapmayı severim kendime. Hiç tanımadığım insanlarla bir araya gelebileceğim keyifli ortamlar yaratırım. Bu sefer de doğru karar vermişim. Doğan harika bir eğitmen ve birlikte eğitim aldığım insanlar da eğlenceli ve en önemlisi uyumluydular. Dolu dolu, yemeli içmeli, bol yelkenli dört gün geçirdim onlarla.

Bizim ekip
Symphonie onbeş metrelik bir Jeanneau. Hani sülün gibi derler ya. İşte öyle bir tekne. Bir kişi eksikle Symphonie’de sabah dokuzda buluşuldu. Tanışma faslından sonra kaptan elimize bir alışveriş listesi verip bizi Migros’a gönderdi. Düşünsenize birbirini hiç tanımayan beş kişi yiyecek alış verişi yapıyor tanıştıktan yarım saat sonra. Herkes bir köşeye dağılıp listenin bir parçasını tamamlamaya çalıştı. Yaklaşık bir saat sonra da kasadaydık. Alış veriş sadece kahvaltı ve öğle yemekleri için yapılmıştı. Akşam yemeklerini karada, marinalarda yemeyi planlıyorduk. Dört günlük alış veriş kişi başı yaklaşık altmış TL ye mal oluyor. Biz sezonun ilk kalmalı grubu olduğumuz için bize biraz daha fazlaya mal oldu. Zira teknede bizden önceki gruptan herhangi bir erzak kalmadığından herşeyi fazladan almak durumunda kalmıştık.

Çeşme marinayı öğlene doğru terk ettik. Önce kıç halatlarının ve burun tonoz halatının ne zaman ve nasıl çözülmesi gerektiğini öğrendik. Doğan ilk andan itibaren teknenin hakimiyetini bize verdi. Ama her an gözü üzerimizde, bir orkestra şefi edasıyla bizi yönlendirdi.

Seyre çıkarken ilk olarak kişisel neta yapılır. Mutlaka ayakkabılar giyilir ve güneş kremleri sürülür.
Doğan'ın tabiri ile "savaş boyaları". Ardından teknenin içi neta edilir. Yani ortada devrilecek, uçacak, kırılacak birşey olmaması gerekir. Telsiz açılarak genel kanala ayarlanır (16). Akü de devreye sokulduktan sonra yukarıda, havuz bölgesi neta edilir. Teknede ön hazırlık oldukça önemli. Her detayın eksiksiz düşünülmesi gerekiyor. Marinadan çıktıktan sonra Doğan “usturmaçalar” diye bağırır. Biz teknenin iki yanına dağılarak usturmaçaları toplarız. Doğan her marina çıkışında onların toplanıp burundaki depoya kaldırılması gerektiğini ve bunun da denizciliğin adetlerinden olduğunu anlattı bize. O zamana kadar bindiğim hiç bir teknede usturmaçaların çözülüp ayak altından kaldırılması gerektiği söylenmemişti.  

Denizci düğümlerini öğreniyoruz.
Marinadan çıkınca ilk iş ana yelkenin açılmasıdır. Bunun için de teknenin burnu rüzgara verilir. Bumba boşa alınarak ana yelken basılır. Bu arada biz sağa sola koşturup hangi halatı çekip, hangisini bırakacağımızı hatırmalaya çalışırken havuzda sonsuz bir karmaşa oluşur. Ama ilk günlerin karmaşası son gün sona ermiş, daha organize bir şeklide hareket eder hale gelmiştik havuzun içinde.

Rüzgar eğitim boyunca çok hırçın değildi. Yalnız akşam üzerlerine doğru hızını artırdığında biz de tekneyi yatırıp biraz olsun orsalamanın keyfini çıkardık. Rüzgarın az olması manevraları sakin ve daha yavaş bir zamanlama ile öğrenmemize olanak verdi. Doğan, öğrenmemiz gereken üç hareket olduğunu anlattı bize. Denizde en çok bunları kullanacakmışız. Tremola, kavança ve camadan vurmak. İlk gün tremolayı öğrendik. Hem de ne öğrenmek. Hepimiz tek başımıza yapabilir duruma gelmiştik. Tremola rüzgar üstüne dönülerek yapılan ve sanıyorum en çok kullanılan manevra.
 
 
"Alesta tremola"...
 
 
Hala zamanlamamız iyi olmamasına rağmen hangi noktada halatları çekip, hangi noktada bırakmamız gerektiğini biliyorduk artık. Gerisi aynı grupla bolca pratik yapmaya kalıyordu. Yarışlarda saniyeler önemliymiş. Bunun için bilinmesi gereken birkaç püf nokta varmış. Çoğumuz yelkeni gezi amaçlı yapmak istediğinden o kadar detaya girmedik. Zaten dersimizin konusu da değildi.
İkinci gün yine Çeşme marinadan çıkıp Alaçatı yönüne devam ettik. Rüzgar yine azdı. Öğlene kadar ders yaptıktan sonra Kum Beach açıklarında demir atıp öğlen yemeği yiyip siesta yapmaya karar verdik. Kendimi denize atmak için sabırsızlanıyordum. Zira su inanılmaz bir berraklıktaydı. Biz yüzerken Doğan da öğle yemeği hazırlığına girişti. Soslu makarnamızı yedikten sonra güneşlenmeye devam ettik. Alabildiğine derin bir maviliğin içinde tembellik yapmak insanın ruhunu alıp başka diyarlara götürüyor. Sonsuz mavilik iliklerime kadar işlemişti.
Öğleden sonra rüzgarını yakalayıp bu sefer kavança manevrasını öğrendik. Kavança rüzgar altına doğru yapılan daha yavaş bir manevra. Sadece cenovanın değil, ana yelkenin yönünü de değiştirmek gerekiyor. Üç kişinin senkronize bir şekilde hareket etmesini gerektiren bu manevrayı Doğan'ın talimatları doğrultusunda tek başımıza da yapar olmuştuk. On beş metrelik bir teknenin hakimiyetini rüzgara rağmen hissetmek o denli keyifliydi ki hiç bıkmadan aynı manevraları defalarca tekrarlayabilirdim.

Sert havalarda da ana yelkene camadan vurulması gerekiyor. Yani armanın ve yelkenin, rüzgarın gücünden dolayı zarar görmemesi için ana yelken alanının küçültülmesi. Bu hareketi de birkaç sefer tekrarladık dört günlük eğitim boyunca. Hep kafamı karıştırmış olan halatların mantığını artık anlayabiliyordum. Halatların o denli karmaşık olduğuna bakmayın. Bir kez hangi hareketin ne olduğunu ve neden yapıldığını kavradığınızda tüm karmaşa sona eriyor.

Halatlar
Doğan "filtre kahve zamanı" diye bağırdı. Teknedeki en keyifli anlardandı kahve molaları. Metal bir french press den servis yapılan kahvenin yanında çikolata yiyip Doğan'ın hikayelerini dinlemeyi seviyordum. Herşey öylesine olması gerektiği gibi ve uyum içindeydi ki, içinde bulunduğumuz resme ait olmayan hiçbir anımız yoktu.

Filtre kahve zamanı

İkinci akşamımızda Alaçatı Asma Yaprağı nda yer ayırtmıştık. Kız kardeşim de davetliydi. Sekiz kişilik bir masada sebze ağırlıklı yerel yemeklerden oluşan bir ziyafet çektik. Muhabbet de oldukça keyifliydi. O gece Alaçatı'da evde kaldım.

Kahvaltı yine teknedeydi. Oldukça geniş bir menümüz vardı bulunduğumuz ortamın kısıtlı şartlarına rağmen. Doğan seyre çıkmadan önce iyi bir kahvaltının şart olduğunu söyledi.

Rotamız Sığacık limanıydı üçüncü gün. Yine öğlene kadar ders yaptık. Bu sefer Doğan bize deniz trafiği ile ilgili bilgiler verdi. Akılda tutulması gereken yedi tane kural varmış. Bunları bilirsek başımıza hiçbir şey gelmezmiş. Son iki kuralın biraz karışık olduğunu söylemek zorundayım.

Öğlen rüzgar yine durdu. Bu sefer yolumuz üzerindeki Nergis Koyu nda demir attık. Bu koy herkes tarafından bilinen bir koymuş. Teknelerin çokça demirlediği, karadan ulaşımın olmadığı, insanın kendini suya atmak için sabırsızlandığı bir nokta. Çok güzel bir turkuaz akvaryumun ortasına demir attık. Doğan'ın merdiveni suya indirmesini beklerken sabırsızlanmıştım. Derinlik beş altı metre civarındaydı.

"Coffff" ...

Suyun sarmalayan serinliğini tüm vücudumda hissettiğimde "tamam işte cennetteyim" dediğim anlardan biriydi. Karaya kadar yüzdüm. Ufacık taşlık bir kumsala vardığımda bu küçük cennetimsi koyu bana hatırlatması için üç çakıl taşı alıp tekneye geri yüzdüm. Öğle yemeğimiz yine makarnaydı.

Siesta sonunda Sığacık limanına doğru yola koyulduk.

Gün Batımı , Sığacık Marina

Marinaya girerken güneş batmak üzereydi. Tekneyi bağlayıp karaya ayak bastığımızda ise yer gök alev almıştı sanki. Gökyüzünün kızıllığı bembeyaz teknelere tatlı bir pembelik veriyordu marinada. Deniz kıpkırmızıydı.

Marina yaşamının ne kadar huzurlu ve yavaş olduğunu gördüm bu dört gün içinde. Tekne sahipleri güler yüzlü, herkes sabahları birbirine günaydın diyor tanımasa da. Kimsenin acelesi yok gibi. Sığacık da farklı değildi. Hatta daha yerleşik bir yapısı var gibiydi. İnsanlar yaşıyordu bu marinada. Birbirlerine aşinaydılar. Ayak üstü sohbetler oluyordu pontoonlarda. Kendimi bu resmin içinde hayal ettim. Hayatımın bu olmasını istedim Sığacık gün batımında. Deniz, rüzgar, tekneler ve marina ile çevrili bir hayat.

Doğan bizi taze balık yiyebileceğimiz salaş bir balıkçıya götürdü. Ardından da kasaba içinde yürüyüşe çıktık. Tesadüf bu ya Sığacık Suluboya Festivaline denk gelmişiz. Sokakta büyükçe bir sahne kurulmuş, yüzlerce kişi amatör bir konseri izliyordu. Gençliğimize ait tanıdık şarkılar duyunca biz de durup konseri izlemeye başladık. Şan öğretmeni olan bir adam çıktı sahneye. Timur Selçuk'un İspanyol Meyhanesini söylemeye başladığında şaşkınlık içindeydik duyduğumuz müthiş ses ve yorum karşısında. Performans bittiğinde biz de dahil herkes ayakta alkışlıyordu şan öğretmenini.

O gece ilk defa teknede uyudum. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıp şimşekler çaktı. Fark ettim ki teknede yaşam korktuğum kadar zor değilmiş. Konfor için her detay düşünülmüş. Sadece alan kısıtlı. Yine de denizin üzerinde olma ve rüzgarı yüzünde hissetme fikri herşeyin ötesinde.

Sığacık'ta marinanın hemen karşısında Üniversite II adında bir fırın var. Pazar kahvaltımızı orada yaptık. Hayatımda ilk defa beyaz peynir ve dere otlu gevrek yedim. Gevreğin yanında beyaz peynir yediğim olmuştu. Fakat bu şekilde gevreğin beyaz peynirlisini ilk defa görüyordum. Lezizdi...

Fırtınayı öğreniyoruz

Çeşme'ye yolumuz uzundu. Rüzgarımız da fazla değildi. Biraz motor, biraz yelken akşam üzeri Çeşme'ye vardık. Yolda harita, navigasyon ve meteoroloji hakkında bilgiler verdi Doğan. Son dersimizdi. Filtre kahvemizi de hergün olduğu gibi içmeyi ihmal etmedik.

Doğan Kaptan ve ben
Bu yelken eğitimi son zamanlarda kendime verdiğim en şahane hediyeydi. Eğitmeni, teknesi, denizi ve ekibi ile dört dörtlük bir tatil oldu benim için. Seneye Temmuz ayında Doğan ve grubu ile Rodos Cup'ta olmayı planlıyorum.   

20 Mayıs 2012

Hindistan 3

Lord Shiva'nın Şehri


Varanasi'nin halk arasında pek çok ismi var. Şiva'nın şehri, tapınaklar şehri, kutsal şehir, Benaras ya da Banarasi. Eminim daha bilmediğim onlarcası vardır.

Varanasi havaalanı oldukça nezih ve temizdi. Çantalarımızı herhangi bir sorun yaşamadan aldık. Nedense her varış bir stres havaalanlarında. Acaba çantam uçaktan çıkacak mı çıkmayacak mı stresi. Yaşanılan kötü bir tecrübe insana yapışıp kalıyor ne yazık ki. Bu yüzden çantaların alana varması oldukça önemli bir konu benim için. Yani bahsedilmeye değer.

Havaalanı ile otelimiz, The Gateway arası taksi ile 40 dakika kadar sürdü. Yollar her zamanki gibi kötü ve karmaşa içindeydi. Kaldığımız otel Ganj nehrine 6 km uzaktaydı. Sanıyorum tüm iyi oteller aynı bölgede bulunuyor. Çünkü nehrin kenarında gördüklerimiz çoğunlukla misafir evleriydi. Ve Hindistan'da beş yıldızın altında bir otelde kalmanın ne demek olduğunu öğrenmek bile istemezdim, özellikle Varanasi'de.

O denli yorgunduk ki biraz otelde kalıp dinlenmek istedik. Havuz kenarı, bir şişe KingFisher ve ardından da masaj, Hindistan'ın tüm tozu toprağı, karmaşası ve ağırlığı üzerimizden uçup gitti bir anda.

Gateway Hotel'in havuzu (Varanasi'deki cennetimiz)
Akşama doğru nehrin kenarına inmek için otelden bir araba kiraladık. Otel aynı zamanda bize bir kayıkçı tahsis etti. Sonunda Aarti seremonisine şahit olacaktım. Arabalar Ganga'nın kenarına kadar gidemiyor. Yaklaşık beş yüz metre yürümemiz gerekiyordu. Kendimizi bir savaş alanının içinde bulmuş ve şaşkınlıkla etrafımızdaki hayat mücadelesini seyrediyorduk. Kıpırdamak bile mümkün değildi. Adımımızı nereye atacağımızı şaşırmıştık. Her yerden arabalar, motorsikletler ve insanlar fışkırıyordu. Kaldırım diye bir kavram zaten yoktu. Kız kardeşim dehşet içinde sokağın ortasında bir motorsikletliyi sopayla döven trafik polisini işaret etti.  Bu öylesine doğal bir durumdu ki hayat kesintiye uğramadan devam ediyordu onlar için. Rehberimiz önde, biz arkada, ona ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da kimseye değmemeye özen göstererek yürüyüşümüze devam ettik. Nefes almak bile adeta işkenceydi o toz dumanın içinde. Sadece insanlar değil inekler de başı boş yollarda geziniyorlardı. Mağazalardan birinin içene oturmuş, dışarıdaki kaosu dükkan sahipleri ile birlikte sükunet içinde seyreden ineği gördüğümde Hindistan'da herşeyin mümkün olabileceğini biliyordum artık. Evet bu kutsal şehirde inekler bile daha kutsallardı.

Kutsal inek
Akşam duası "puja" için kalabalık bir insan topluluğu Ganga'nın kıyısında toplanmaya başlamıştı. Alacakaranlık çökmüştü kutsal nehrin üzerine. Günün en sevdiğim zamanı "dusk"dır. Kayıkçımız Deepu bizi buyur etti. Saat 7 deki seremoniye daha zamanımız vardı. Önce Manikarnika Ghat'ına, yani ölülerin yakıldığı ve ateşinin yüzyıllardır sönmediği rivayet edilen en kutsal ghata doğru yöneldik. Yakma işlemi devam ediyordu. Merdivenlerde sıralarını bekleyen paketlenmiş ölüler göze çarpıyordu. Nehrin üzerinde olduğumuzdan sadece alevleri ve dumanı görebiliyorduk.
Manikarnika Ghat
Manikarnika Ghat'ının mitolojik hikayesine göre Vishnu binlerce yıllık cezadan sonra Lord Shiva'yı memnun etmek için çakrasıyla bir kuyu açar, Shiva burada yıkanabilsin diye. Lord Shiva'nın küpesinin üzerindeki taşlardan biri bu kuyuya düşer. Böylelikle Ghat'ın ismi "Mani- mücevher", "karnika - kulağa ait" olur. Manikarnika Ghat'ı hayatın ortaya çıktığı 5 kutsal merkezden (tirtha) biri olarak kabul ediliyor.

Aarti seremonisi
Aarti seremonisi ve puja başlamak üzereydi. Seremoni her akşam Ganga'nın iki ana ghatında yapılıyordu. Kayıklar bu iki ghatın önünde kümelenmeye başlamışlardı bile. Biz de Dashashwamedh Ghat'ının önünde yerimizi aldık. Hava tamamen kararmıştı artık. Rahipler, kutsal anneleri Ganga'ya yüzleri dönük, tütsü dumanı içinde dualar edip şarkılar söylüyorlardı. Üzerlerinde 108 mumun yandığı şamdanları Ganga'ya uzatıp onlara hayat verdiği için teşekkür ediyorlardı.

Aarti, kayıkta
108 sayısının Hinduizm'de pek çok farklı anlamı var. Budist ve hindu malalardaki (tespih) boncuk sayısı da 108. Anlamların kimi matematiksel özellik taşıyor.. Sayıların gücü, eğer inanıyorsanız. Kimi de daha ruhani. Mesela rivayete göre insanlığa ait 108 adet dünyevi arzu olduğu söyleniyor. Ya da 108 yalan. Kimine göre de 108 tane yanılgı. Astroloji, güneşin dünyaya göre konumu, 108 tanrıça ismi ve daha onlarcası.

Ganga anneye dilek
Om, jay Ganga mata - Shiva, Ganga anneye saygı.

Aarti seremonisi gerçekten de görülmeye değer bir manzaraydı. Binlerce insan Ganga'ya sevgisini sunuyordu. Dua, turistlere yönelik olmaktan çok kendi inanışlarını dile getirdikleri bir yakarıştı Tanrıça'ya. Bizler de sadece Ganga'ya olan sevgilerini izlemek için orada bulunan yabancılardık. Tören bir saat kadar sürdü. Sonrasında çiçeklerle bezeli küçük mum adakları yakılarak nehre bırakıldı. Dilekler dilendi. Belki binlercesi Ganga anneye fısıldandı.

Ganga
Hindular nehrin kendi kendini temizlediğine inanıyorlar. Ganga'nın suları çamur rengi, nasıl bir temizlik duygusudur bu diye düşünüyor insan onca kişiyi her sabah nehirde yıkanırken görünce. Hindular her sabah Ganga'da yıkanarak günahlarından arındıklarına inanıyorlar. Yıkanıp paklandıktan sonra da yine nehir kenarındaki tapınaklarda dualarını edip adaklar sunuyorlar Tanrılarına.

İnsanların inançları beni her zaman çekmiştir. Özellikle bu denli güçlü inançlar. Ondandır ki bu insanları ibadet ederken seyretmek benim için ilginç bir deneyim oldu. Bazı anları daha yakından fotoğraflamak istediysem de vazgeçtim. Yüzlerce farklı şekillerdeki vücut, onlara kimin baktığını umursamadan, doğal halleri ile yıkanıyorlardı. Gerçeklikle estetik çoğu zaman birbirleriyle örtüşmüyor.

Nehre açılan daracık sokaklarda yolu kaybetmek çok mümkün. Yanımızda her daim bir rehber olduğundan sıkıntı çekmedik. Öte yandan isterdim ki daha özgür dolaşabileyim. Fakat Varanasi'de sokaklarda avare avare dolaşmak bir Avrupa şehrinde yürüyüşten çok farklı bir deneyim. Sıcaklık ve nem sabah 9 da dayanılmayacak bir hal alıyor ki biz oradayken henüz en sıcak aylar başlamamıştı bile. Nehir kenarında güneşin doğuşunu seyrettikten sonra otelin temiz, güvenli ve sakin ortamına koşarak dönüyorduk. Dışarıdaki hayatın ruhumuza verdiği ağırlık dayanılacak gibi değildi sokaklarda yürüdüğümüz kısacık zamanlarda. Bu denli sefalet, pislik ve yokluk insanda çaresizlik duygusu yaratıyor. Benim yabancı olduğum bir duyguydu. Kalmak istedim sokaklarda günlük hayatın bir parçası olabilmek adına, otele kaçıp saklanmak istedim daha fazlasına tahammül edemediğimden.

Varanasi'nin arka sokakları
Hindistan'da spor önemli bir aktivite. Gençleri her yerde cricket oynarken görmek mümkün. Ganga'nın dar nehir kıyısında bile. Sabah yürüyüşlerimizden birinde cricket oynayan ufaklıkların yanına yaklaştım ve bana nasıl vuruş yapıldığını göstermelerini istedim. Sanıyorum 7 - 8 yaşlarındaydılar. Sopayı elime tutuşturduktan sonra nasıl tutmam gerektiğini gösterdiler. Top atıcıya insaflı olmasını işaret ettim. İlk vuruşum isabetliydi. Çevremde mutlu ve heyecanlı küçük yüzler gördüm. "4 atış, 4 atış" diye bağırıyorlardı. Ne yazık ki ikinci vuruşumda toplarını nehre doğru fırlattığım için beni göz açıp kapayana kadar oyun dışı bıraktılar. Keşke evdeki onlarca bayatlamış tenis topum şu an yanımda olsaydı diye düşündüm. O zaman oyundan atılmazdım muhtemelen.

Ben ve Cricket
Sabah yürüyüşümüz boyunca yolumuzun üzerinde yüzleri Ganga'ya dönük meditasyon yapan Sadhu'lar gördük. Sadhu'lar göçebe hindu rahipler. Tüm hayatlarını mokşa'ya ulaşmaya, yani ruhlarını özgürleştirmeye adamış kişiler. Hinduizmde mokşa dördüncü, yani en son aşram. Bu noktaya erişince ruhlarının bir daha reenkarne olmayacağına inanıyorlar. Mokşa'da acı çekme sona eriyor. Varanasi bu yüzden Hinduizme inananlar için çok önemli. Çünkü bu şehirde ölünce mokşaya ulaşacaklarını düşünüyorlar. Pek çok hindu Benaras'a ölmek için geliyor.

Sadhular gibi tam lotus pozisyonunda oturabilmeyi çok isterdim. Bunun için uzun süre yoga yapmak gerekiyor sanırım. Yoga kasların esnemesine büyük ölçüde yardımcı oluyor. Bu yüzden yürüyüşümüz sırasında tanıştığımız yoga eğitmeni bize bedenimiz ve ruhumuz için mutlaka her gün yoga yapmamızı tavsiye etti. Öylesine huzurlu bir tavrı vardı ki, fotoğrafına her baktığımda gözlerinde gördüğüm hayata dair anlayış bana güven hissi veriyor.

Derin bakışlı yoga eğitmeni
Varanasi'de dünyaca ünlü bir de üniversite var. 10 km uzunluğunda bir kampüse sahip Benaras Hindu Üniversitesi mühendislik, tıp, hukuk gibi konularda eğitim veriyor. Dünyanın pek çok yerinden okumaya öğrenciler geliyormuş. Kampüsün içindeki Şiva Tapınağı önemli bir ibadet yeri. Bu tapınak Hindu Taj Mahal olarak geçiyor iç dekorasyonunda mermer kullanıldığı için. Tapınaklarda yalın ayak geziliyor. Kapıdaki ayakkabı sorumlusu çok küçük bir bahşişe ayakkabılara göz kulak oluyor. Varanasi'de her adım başı bir tapınak görmek mümkün. Şiva'nın evrensel işareti lingam a adaklarda bulunuyor hindular. Onlar için Şiva en önemli tanrı diğer ana tanrılar Brahma ve Vishnu yanında.
Durga Manastırı
Ziyaret ettiğimiz diğer iki tapınak Üç Tanrı Tapınağı ile Maymun tanrı Hanuman Tapınaklarıydı. Durga Mandır (tapınak) olarak adlandırılan Hanuman Tapınağı tamamen kırmızı renkte. Girişinde de bir neem ağacı var. Hintlilerin yapraklarıyla dişlerini temizledikleri ağaç.

Üç Tanrı Manastırında dua
Varanasi'de ipek işlemeciliği çok gelişmiş. Şehrin bir diğer adı da "İpek Şehri". Rehberimiz bizi müslüman mahallesindeki bir aile dokuma şirketine götürdü. İpek dokumacılığını müslümanlar yapıyor şehirde. Varanasi'de müslümanların ve hinduların hayatları birbirinden ayrıymış. Barış içinde yaşamalarına rağmen bakkalları, kavhehaneleri ve yaşam alanları farklı. Güzelim el tezgahları, rengarenk ipek iplikler ve inanılmaz bir el işçiliği ile karşı karşıyaydık. İzbe küçük odalarda el tezgahlarının başındaki ustalar tıkır tıkır hiç sekmeden iplik makaralarını çözgülerden geçiriyorlardı. Görüntüde kolay gibi gözüken bu atma tutma oyununun, tezgahın başına geçtiğimizde pek de kolay olmadığını fark ettik. Ama tezgahın başında çok eğlendiğimi itiraf etmeliyim.




İpek dokuma
Tezgahlardan sonra satış kısmına geçtik. Orada bize şimdiye kadar gördüğüm en güzel ipek dokuma örneklerini gösterdiler. Kimisi satılık bile değildi. Bazı çok desenli modelleri dokumak birkaç yıl sürebiliyormuş. Sonunda bir yatak örtüsü ile şal alıp çıktım. Alış veriş ve pazarlık yaklaşık iki saat kadar sürdü.

Öğlen olduğu için hava çok ısınmış ve turumuza biraz ara verme zamanı gelmişti. Otelimizde birkaç saat dinlendikten sonra, daha çok bayıldıktan sonra rehberimiz ile yeniden buluştuk.

Sarnath, Varanasi'ye 10 km uzaklıkta bir bölge. Buddha'nın ilk müritlerine verdiği ilk öğretinin gerçekleştiği yer. Bu yüzden de bölgede birkaç tane önemli budist tapınağı var. Özellikle Japonların yaptırmış olduğu tapınak görülmeye değer.

Lord Buddha'nın ilk vaazını verdiği nokta, Sarnath
Lord Buddha, Bodh Gaya'da aydınlığa ulaştıktan sonra Sarnath'a gelmiş. Budizmin hac yolculuğu Bodh Gaya'dan başlayıp Lord Buddha'nın doğduğu köy olan Lumbini (Nepal) de bitiyor. Üçüncü nokta ise Kushinagar, yani Lord Buddha'nın öldükten sonra nirvanaya ulaştığı yer olarak biliniyor.

Lord Buddha'nın küllerinin, en azından bir kısmının da yine Sarnath'daki Dhamekh Stupa'da bulunduğu söyleniyor. Stupa tamamı kırmızı tuğla ile örülmüş görkemli kutsal bir yapı Budistler için.

Varanasi'de "Baba" lakaplı gurulara rastlamak mümkün. Biz de rehberimiz aracılığı ile "Baba Atri" (adından gerçekten emin değilim) ye götürüldük. Baba Atri kırklarında, kara sakallı yapılı bir adamdı. Küçük bir odanın ortasında bağdaş kurmuş kendisine yönlendirilen farklı milletlerden ziyaretçileri kabul ediyordu. Daha çok ağzı bol laf yapan bir sahtekar görünümündeydi. Önce içeri girmek istemedim. Kızkardeşim Baba'nın yanına oturdu ve bir müridi tarafından ingilizce hazırlanmış dosyasını incelemeye koyuldu. Baba durmadan yaptığı hayır işlerinden bahsediyordu. Bir ara ona "bu anlattıklarınız satış stratejiniz mi?" diye sorma gafletinde bulundum. Baba oldukça alındı ve birşey satmadığını söyledi. Ona gelen insanların problemlerinin çözülmesi için dualar ettiğini, reçeteler yazdığını ve çoğunun da problemlerinden kurtulduğunu anlattı. Bazı şartları vardı doğal olarak. Başta kişinin kendisinin de iyileşme yönünde çaba göstermesi gerekiyordu. Tabi bunun bir de bedeli olacaktı. Fiyatının dört bin rupiden başladığını ama bu fiyatın problemin derinliğine göre artabileceğini öğrendik. Binlerce dolara ya da avroya mal olabiliyordu hizmetleri. Aldığı paraların kendisinin yönettiği hayır işlerinde kullanıldığını her cümlesinin sonuna eklemeyi de ihmal etmedi. Ne kadar da uygun diye düşündüm. Bizden para koparamayacağını anlayınca yeni gelen Japon ziyaretçisine yöneltti tüm ilgisini. Biz de teşekkür ederek kutsal Baba'nın huzurlarından ayrıldık.

Ganga'nın kıyısında yaptığımız son sabah yürüyüşünde Manikarnika Ghat'ına kadar gittik. Ölülerin odun ateşinde yakıldığı bu kutsal ghat nehir kıyısının en ucunda bulunuyor. Ghat'ın görevlilerinden biri bizi görüp içeri buyur etti. Fotoğraf çekmek kesinlike yasaktı. O sırada bir ölüyü yakıyorlardı. Ateşe o kadar yakındık ki yanan insan vücudunu görebiliyorduk. Herkesin ilk aklına gelen soru nasıl koktuğu oluyor. İnsan Varanasi'de öylesine garip ve bilinmedik kokulara maruz kalıyor ki yanan insan etinin kokusunu ayırt etmek, en azından benim için mümkün olmadı. Etrafımızda sadece kül ve duman vardı bizi saran. Ateşi çevreleyen izbe ve virane görünüşlü binalarda Varanasi'ye ölmek için gelen kimsesiz insanlar yaşıyormuş. Devlet onlardan her hangi bir ödeme talep etmiyormuş. Görevli bu insanlara ölene kadar göz kulak olduğunu anlattı. Öylesine at hırsızı ve soyguncu görünüşlü bir adamdı ki o insanlara nasıl muamele ettiğini hayal etmek bile istemedim. Biz oradan kaçarak uzaklaşırken arkamızdan hala para dileniyordu. Yine de oldukça ilginç bir deneyim olduğunu itiraf etmeliyim. Yakılan cesetlerin küllerinin Ganga'ya döküldüğünü söylememe bile gerek yok sanıyorum.

Japon Budhist Manastırı, Sarnath

Kız kardeşimin ısrarları ve Varanasi'de karşılaştığımız değişik manzaralar nedeni ile bu şehirdeki kalışımızı birgün kısaltarak Taj Mahal'i de görmek için Agra'ya gitme planı yaptık. Hindistan'a gidip de Taj'ı görmeden dönmek olur mu hiç? Bence bir mahsuru yoktu. Ama karşı çıkmadım.

14 Mayıs 2012

Hindistan 2

Delhi

Delhi'ye öğleden sonra vardık. Hindistan havayolları uçuş planını değiştirdiği için aynı gün içinde Varanasi'ye uçmamız mümkün değildi. Bir gece Delhi'de kaldıktan sonra Varanasi'ye ertesi gün uçacaktık. Delhi rehberimiz Nek bizi alanda karşıladı.

Şehirde çok az zamanımız olduğu için otele yerleşmeden şehir turumuza başlamayı tercih ettik. Delhi geniş bulvarları, modern hükümet binaları, bulvarlara serpiştirilmiş görkemli anıtları ile modern bir şehir görünümünde. Trafik düzenli akıyor. Her adımda trafik ışıkları ile kontrol edilen döner kavşaklar insana modern bir ülkede olduğu hissi veriyor. Fakat dikkatli bakılırsa madalyonun diğer yüzünü de görmek mümkün yol kenarlarında. Binalar yeni ve modern ama elbisesini sıyırıp yol kenarına tuvaletini yapan insan manzaraları anlatılanlarla bire bir örtüşüyor. İnsan sadece baka kalıyor.

Delhi'de yaklaşık 18 milyon kişi yaşıyormuş. Hindistan'ın ikinci en büyük şehri. İlk sırada 30 milyonla Mumbai yer alıyor.

Chandni Chowk eski Delhi'nin önemli bir alış veriş merkezi. Daha çok yerli halkın ihtiyaçlarını karşıladığı oldukça kalabalık bir pazar burası. Rehberimiz Nek bir rickshaw sürücüsü ile anlaştı. Bize de üçümüz için 200 rupiden fazla para ödemememiz gerektiğini tembihledi. Bisiklet taksilere rickshaw deniyor Hindistan'da. Sürücümüz ince ama güçlü bir genç adamdı. Zaten tüm rickshaw sürücüleri bütün gün ağır pedalları çevirmekten ve büyük ihtimalle yetersiz beslenmeden dolayı oldukça zayıflar. Hava öylesine rutubetli ve sıcaktı ki üçümüzün ağırlığı ile genç sürücümüzün alnında boncuk boncuk terler belirmeye başlamıştı. Şişman olmamama rağmen ağırlığımdan dolayı kendimi suçlu hissettiğim anlardan biriydi rickshaw gezimiz.

Rickshaw ve sürücüsü dinlenirken
Kalabalık ana yolları pedalla geçmek ve aceleci araç sürücülerine ufacık bir rickshaw ile meydan okumak oldukça korkutucu bir deneyim oldu bizim için. Etrafımız korna sesleri ile çevrili yavaş yavaş hareket ediyorduk. Genç sürücümüzün hiç acelesi yoktu. Zaten olamazdı da o kadar ağırlığın altında. Bu işi yapmak için insanın demir gibi sinirleri ve çok güçlü bacak kasları olmalıydı. İnsan vücudunun dayanabileceği psikolojik ve fiziksel zorluğun bir sınırı var mıydı acaba diye düşündüm o zaman?

Birden kendimizi Chandni Chowk'un dar ve karanlık sokaklarında bulduk. Her yerden elektrik kabloları sarkıyordu. İki yanımız dükkanlarla çevrili rickshawda ilerliyorduk. Önce baharat bölümünden, sonra düğün süsleri, mücevher ve sari satılan bölgelerden geçtik. Chandni Chowk, satılan ürünlere göre bölümlere ayrılmış durumda. Hindistan'da düğünlerin oldukça görkemli olması önemli geleneklerden biri. Bu yüzden rengarenk çiçekler, sırmalı kumaşlar ve parlak metaller göze çarpıyor nereye baksak. Dükkanların içinde sariler müşterilerin beğenisi için yerlere serilmiş, pazarlıklar devam ediyor. Anneler, kayınvalideler, gelinler güzelim kumaşlara dokunup karar vermeye çalışıyorlar. Fiyatların öyle çok ucuz olmadığını öğrendik. Birkaç bin rupiden başlayan fiyatlar onbinlerce rupiye kadar çıkabiliyormuş. Vitrinlerde mankenlerin üzerinde sergilenen sarilerin bazıları o kadar görkemli ki gözlerimi almakta zorluk çektim.

Sari pazarlığı
Biz dar sokaklarda ilerlemeye devam ettikçe her köşeden hala insan fışkırıyordu hava kararmaya yüz tutmuş olmasına rağmen. Rickshaw yolculuğumuzun sonunda genç sürücümüze 250 rupi uzattım. Bir saatlik zorlu çabasına karşılık bu kadarını hak ettiğini düşünmüştüm. İkinci durağımız Delhi'nin en önemli turistik noktası "Indian Gate"ti. Bu anıt Paris'teki Arc de Triomphe'dan esinlenerek 1931 yılında Sir Edwin Lutyens tarafından inşa edilmiş. Anıt 1. Dünya ve 3. Anglo-Afgan savaşları sırasında hayatlarını kaybetmiş olan hint askerlerine adanmış. Anıtın bulunduğu büyük meydan oldukça kalabalık, çoğunlukla yerli halkın göze çarptığı bir panayır alanı görünümündeydi.

Indian Gate ve Canopy
Indian Gate
Ne modern bir alışveriş merkezi, ne de cafe falan görecek halimiz kalmıştı. Sadece bir şeyler atıştırıp otele dönmek istiyorduk. Nek bizi otelimize yakın Connaught Place civarındaki bir tavuk restaurantına götürdü. Sıradan bir Hint restautantıydı gittiğimiz mekan. Sonuçta Hindistandaydık ve yerel yemekleri tercih ediyorduk. Tavuk Tandoori sipariş ettiğime sonradan pişman olsam da gelen kocaman porsiyonu afiyetle yediğimi fark edip kendim de şaşırdım. Nek vejeteryan olduğu için daha geleneksel yemekler sipariş vermişti. Hindistan'da en çok yenen bakliyat yeşil mercimek yani "dal", tattıktan sonra favori hint yemeğim haline gelen "paneer" ve yanında da sade pilav. Paneer bir peynir yemeği. Bilmediğim karışık bir sosun içinde geliyor. Genellikle evde de peynir ile beslenen bir insan olduğudan paneer'in favori yemeğim haline gelmesi pek de şaşırtıcı değildi. Yemeğin sonunda bir tepsi içinde anis ve saris ikram edildi. Kız kardeşimin "her gördüğün şeyi hemen ağzına atıyorsun" uyarılarına kulak asmayarak çiğnemeye başlamıştım bile. Anis bildiğimiz anason, saris de şeffaf beyaz renkli bir çeşit şekerdi. Sanıyorum ağız kokusunu gidermek ve hazmı kolaylaştırmak için yeniyordu.

Güneşe selam, Delhi Havaalanı
Şehrin güneyine yeni ve lüks bir yerleşim bölgesi  inşa edilmiş. Bu yeni bölge Defence Colony olarak geçiyor. Golf sahaları, modern alış veriş merkezleri ve cafeleri ile Delhi'nin yeni yüzü olarak biliniyor. Zamansızlık yüzünden Mocha cafe'de hookah içemedik. Forumlardan okuduğum kadarı ile oldukça renkli bir cemiyete ev sahipliği yapıyormuş bu cafe. Eğer zaman bulusanız benim için de mutlaka uğrayın.

Kısa Delhi maceramıza ancak bu kadarını sığdırabildik. Evet biliyorum hala Varanasi'ye varamadık. Ama uçağımız ertesi gün sabah erkenden...