6 Kasım 2012

Roma


E. H. Gombrich’in Sanatın Öyküsü kitabını okuduğumdan beri, ki yaklaşık on sene önceydi, Vatikan’daki Sistine Chapel’ini görmek isterim. Michelangelo’nun dehasının doruklara ulaştığı Mahşer ile Adem’in Yaratılışı sahnelerinin resmedildiği chapel, görülmesi gereken yerler listemin başlarında yeralmasına rağmen bu seneye kadar fırsat bulup gidememiştim.
Önüme ansızın çıkan ucuz uçak bileti fırsatını değerlendirip birkaç dakika içinde Roma’ya gitmeye karar verdim. Eh hazır Roma’dayken hızlı tren ile bir saat uzaklıkta olan Napoli’ye de uğramak gerek deyip planımı yaptım. Her zamanki gibi kimseye bağlı olmayan planımı yürürlüğe koymak o kadar da zor olmadı. Önce üç gün Roma ve ardından üç gün Napoli. Koşturmadan geçireceğim, İtalyan mutfağını ve şaraplarını doyasıya tadabileceğim, sakin bir programım olsun istedim. Yoksa Napoli’ye iki gün de yetebilirdi.
Roma’nın şahane bir şehir olduğunu söylemek istiyorum öncelikle. Tekrar gitmek isteyebileceğim ender Avrupa şehirlerinden biri.
 Piazza Navona
Roma’ya vardığım gün şakır şakır yağmur yağdı. Navona Meydan’ında Bernini’nin Dört Nehir ( Fontana dei Quottro Fiumi ) çeşmesini hayranlıkla izlerken bir yandan da ıslanıyordum. Aslında yağmur hoşuma gitmişti. İstanbul’un bana çok uzun gelen sıcak ve yapış yapış yazının ardından Roma’da sağanak yağmura yakalanmak bir anda günümü aydınlatmıştı diyebilirim. Meydanı sokak caféleri ve restaurantlar çevreliyor. Burası şehirdeki ana buluşma noktalarından biri. Şehirde kaldığım süre boyunca hergün mutlaka Piazza Navona’ya uğradım. Meydan, sokak sanatçıları ile dolu oluyor yağmur yağmadığında. Rengarenk ve keyifli. Cafélerinde oturdum ya bir kadeh kırmızı şarap ya da espressomu yudumlarken. Oldukça turistik bir bölge olduğundan fiyatlar epey yüksek. Yine de Bernini’nin muhteşem çeşmesini seyrederken içtiğim bir kadeh şarabın değerini umursamak aklıma gelmedi.
                                             
                                                             Fontana dei Quottro Fiumi
 
Roma’yı yürüyerek gezmek gerekiyor. Çünkü küçücük dar bir sokağı dönünce insanın karşısına hiç beklemediği güzellikte bir meydan, heykel ya da şipşirin bir café çıkabiliyor. Eğer ilk defa ziyaret ediliyorsa bu şehirde sürprizlere hazırlıklı olmak gerek.
                                    
                                                                Piazza Navona
 
Pantheon, Piazza Navona’dan beş dakika yürüme mesafesinde. Yine bir çeşme ( Fontana del Pantheon ) ve yine cafélerle dolu daha küçükçe bir meydan. Pantheon antik Roma İmparatorluğu’ndaki tüm tanrılara adanmış bir tapınak. M.Ö. 27 de inşa edilmiş. Pantheon’un kubbesi dünyanın en büyük, desteksiz beton kubbesi olarak geçiyor tarihte. Şu ana kadar Roma İmparatorluğu’na ait en iyi korunmuş binalardan biri. Eski ile yeniyi bir arada görmek mümkün bu yapıda. Yüzyıllar boyunca tarihin değişik dönemlerine şahitlik eden bu tapınak dini amaçlarla kullanılmış çoğunlukla. Şimdilerde İtalya’nın iki kralı Vittoria Emanuele II ve Umberto I in mezarlarına ev sahipliği yapıyor. Girişinde bulunan korint tarzı onaltı granit sütun binayı daha da heybetli hale getiriyor.
 
                                                                      Pantheon
 
“Pantheon’un girişine yüzünü dönünce sol kolda kalan, turuncu-beyaz pöti kare masa örtülü caféde oturup spritz içmen gerek.”
                                        
                                                                   Spritz
 
Benden önce Roma’ya aşık olan bir arkadaşımın tavsiyesine uyup bahsedilen caféye oturdum. Ama prosecco sipariş verdim. İçkimin ve Pantheon’un fotoğrafını çekip arkadaşıma gönderdiğimde istenen durumu oluşturmadığım için kınandıktan sonra üzerine de bir spritz içerek ritüeli tamamlayıp, hafif sarhoş, yürüyüşüme devam ettim. Bu arada spritzi beğenmediğimi itiraf etmeliyim. Turuncu renkli acı-tatlı bir karışım. Kısaca anlamsız.
 
                                                                      Pulcino della Minerva
 
Navona ile Pantheon arasında Minerva Meydanı’na uğrayıp sevimli fil heykelini (Pulcino della Minerva) de görmeyi ihmal etmemek gerek. Bu küçük fil, Roma’daki onbir Mısır dikilitaşından birini oturtmak için Bernini tarafından tasarlanmış.
İtalya’da yenilecekler listemin en başlarında her zaman dondurma bulunur. İtalyan dondurması hem yumuşak, krema kıvamında, hem de daha leziz bizimkilere göre. Eh Roma da bu işin merkezi sayılabilir. Bu sefer İtalyan bir arkadaşımın tavsiyesine uyarak İtalya’nın en doğal dondurma markalarından biri olan Grom’u tercih ettim. Her köşe başında bir dondurmacı bulmak mümkün Roma sokaklarında. Grom sadece Navona Meydanı’nda gözüme ilişti. Özellikle kahveli ve bitter çikolatalı dondurmalarını tavsiye ederim. Ağzımda espresso içmişim gibi bir tat ile dolaştım uzun süre.
 
                                                             Fontana de Trevi
 
Pantheon’dan yürüyüşüme devam ettim. Hedefim, belki de dünyanın en ünlü çeşmelerinden biri olan Fontana de Trevi, yani kısaca Aşk Çeşmesi idi. İnsan öncesinde tam olarak ne ile karşılaşacağını tahmin edemiyor. Her ne kadar bu çeşmenin fotoğraflarını daha önceden görmüş olsam da, daracık bir sokaktan çıkar çıkmaz böylesine ihtişamlı bir manzara ile karşılabileceğime ihtimal vermemiştim. Çeşmenin şahane estetiği insanı anında çarpıyor. Figürler sanki canlı ve suyun akışıyla daha da fazla hayat buluyorlar. Fontana de Trevi, M.Ö 19. yüzyılda inşa edilmiş bir su kanalı olan Aqua Virgo’nun son noktasında bulunmakta. Kanal, şehrin yirmi kilometre uzağında bulunan bir kaynaktan su getiriyor Roma’ya. Çeşmenin yapımında ilk olarak Bernini’nin çizimleri kullanılmış olsa da, daha sonra proje bir süre durdurulmuş. Yine de artistin okuluna ait çizgileri görmek mümkün bu eserde. Çeşme 1762 yılında tamamlanmış. Ana figür, Roman mitolojisinde deniz tanrısı olarak geçen ve Yunan mitolojisinde Poseidon’a karşılık gelen Neptün. Çeşmenin havuzu denizi temsil ediyor ve rivayet o ki eğer sırtınız dönük, omzunuzun üzerinden çeşmeye bozuk para atarsanız Roma’ya bir daha geri döneceksiniz demek oluyor. Evet Roma’ya geri dönmeyi çok isterim. Fakat çeşmeye para atmadım. Belki inancımdan belki de inançsızlığımdan. Bana anlamlı gelmedi.
 
 
                                                                                  Neptün
 


Dan Brown’un kitabı Melekler ve Şeytanlar’da aydınlanma yolundan bahsedilir. Bu yolun üzerindeki noktaları da ziyaret etmeye çalıştım. Santa Maria del Popolo kilisesi, Piazza del Popolo, Saint Peter's Meydanı, Santa Maria della Vittoria kilisesi, Piazza della Minerva, Piazza Navona, ve Castel Sant'Angelo. Aydınlanıp aydınlanmadığım şüpheli fakat şu bir gerçek ki Roma’da her yeri yürüyerek gezmek gerek.
 
 
                                                         Cul de Sac
 

Yemek yenilmesi gereken yerler listemin başında şehirdeki en eski bar olan Cul de Sac vardı. Piazza Pasquino 73 adresinde bulunan bara rezervasyon yaptırmamış olduğumdan kapısında yaklaşık on dakika beklemek zorunda kaldım. Fakat her dakikasına değdi diyebilirim. Cul de Sac oldukça küçük bir mekan. İçeride sıkış sıkış masalarda oturuluyor. Duvarlarındaki camekanlı dolaplarda yüzlerce şarap şişesi görmek mümkün. Bunlar arasında yüzlerce euroluk şaraplar da var. Masaya gelen şarap menüsü ise şimdiye kadar gördüklerimin en kalınıydı. Açıkçası bir ansiklopedi görünümündeydi. Parma salamı ve “gerçek” mozzarella ile kırmızı şarap günün tüm yorgunluğunu unutturdu. Mozzarella’yı bıçakla keserken içinden süt fışkırıyordu. Tatlı olarak da bildiğimiz meyve salatası Macedonia’yı denedim. Tatlının ismi Makedonya’dan geliyormuş ve İtalyanlar karışık şeylere böyle hitap ediyorlarmış. İtalya’da şimdiye kadar yediğim herşey gibi bu da lezizdi.
 

                                                                             Cul de Sac

Ertesi gün Papa ile randevuma gitmek için şortumu bir kenara koyup daha usturuplu birşeyler geçirdim üzerime.Uzun pantalon ve uzun kollu gömlek. Vatikan Müzesi için rezervasyonumu internetten yapmış olduğumdan kapıdaki metrelerce kuyruğa takılmadan içeri girdim. Biletimi ve kulaklığımı alıp tura başladım. Müze gerçekten görkemli eserlerle dolu. Sistine Chapel’i ise turun en sonunda. İçimdeki heyecana ve sabırsızlığa kapılmadan çevremi saran binlerce sanat şahaserinin keyfini çıkarmaya çalıştım. En çok görmek istediğim bölümlerden biri de Borgia ailesine ait dairelerdi. Papalığı sırasında pek çok skandala konu olan aile lüks içinde yaşamış ve zamanın pek çok ünlü sanatçısına önemli eserler sipariş vermişlerdi. Dairenin tavanları ve duvarları Pinturicchio tarafından süslenmiş. Rafael ile aynı dönemde kiliseye hizmet etmişler. Fırçalarının birbirine çok yakın olduğu söyleniyor. Vatikan müzesinin en görkemli bölümlerinden biri de Rafael odaları yani Raphael Stanze. Rafael’in, Michelangelo’nun Sistine Chapel’indeki duvar ve tavan resimlerinden etkilendiği düşünülüyor. Atina Okulu adlı duvar resminde Michelangelo’ya Heraclitus karakterini yakıştırırken, Leonardo Da Vinci’yi ise Aristotle ile tartışan Plato şeklinde resmetmiş. Kendisi de resimde yer alıyor. Vatikan Müzesi’ndeki diğer önemli bir bölüm de haritaların bulunduğu koridor.
 
 
                                                               Atina Okulu
 
Fakat hiçbir oda, hiçbir resim ya da heykel Sistine Chapel’indeki tavan resmi kadar görkemli ve etkileyici olamaz kanımca. Chapel’e adımımı atar atmaz gözlerim tavanda asılı kaldı dakikalarca. Libyalı Sybil ve İsrail’in beş peygamberi, Adem’in Yaratılışı, Cennet Bahçesi ve Nuh’un Seli resimlerindeki tüm figürler sanki canlıydılar. Sanki üç boyutlularmışçasına resmedilmişlerdi. Renklerin canlılığı gözlerimi kamaştırmıştı. Gözlerimi tavandan duvara doğru indirdiğimde ise başka bir şahaser ile karşılaştım. Michelangelo’nun Mahşer’i ( Last Judgment) tüm acımasızlığı ile karşımdaydı. Resimlerin İncil’e ait hikayeleri ve kullanılan renklerin anlamları var. Her detaya hakim olmak mümkün değil. Sadece orada durup Michelangelo’nun dehasını hayranlıkla seyrettim. Chapel’den ayrılmak istemedim uzunca bir süre. Roma’ya tekrar gittiğimde Sistine Chapel yine ilk ziyaret edeceğim yerlerden biri olacak. Buna hiç şüphe yok.
 
 
                                                              St. Peter'ın Mezarı
 
 
Müzenin ardından St. Peter’ın mezarının bulunduğu Vatikan Kilise’sine geçtim. Görkemli kubbesinin tam ortasında yine Bernini tarafından tasarlanmış dört sütunlu St. Peter’in mezarını görmek mümkün. Aslında bu mezarı kelimelerle anlatmak pek de mümkün değil. Fotoğraflar daha açıklayıcı olacaktır kanımca. Burada ebatlar oldukça abartılmış. Kilisenin büyüklüğünü ifade son noktaya ulaşmış. Fakat yine Michelangelo’nun zarif sanatı bu devasalığın içinde ön plana çıkıyor. Çarmıha gerildikten sonra annnesinin kucağında yatan Hz. İsa, yani ünlü Pieta Heykeli tüm sadeliği ile bir kenarda bütün ziyaretçilerin odak noktası. Öylesine büyük bir zarafet ile şekillendirilmiş ki insan vücudunun en ince detaylarının mermerde hayat bulduğunu görmek mümkün. Hatta bazı bölümleri o denli ince oyulmuş ki mermer şeffaf bir hal almış adeta. İnsanı şaşkınlığa düşürecek kadar kusursuz bir eser.  
 
 
 
     St. Peter Meydanı
 
Kilisenin kubbesine de çıkıp St. Peter Meydanını ve Tiber Nehrini seyrettim. Bunun için yedi euro vermek gerekiyor. Çok gerekli mi? Herkese göre değişir sanıyorum. St. Peter meydanının simetrik yapısını kuş bakışı görmek ve fotoğraflamak mümkün. Ama üçyüzden fazla basamağı tırmanmak oldukça nefes kesiciydi.
Oradan Colloseum’a yürüdüm. Burası açık bir müze. Çok az bir kısmı ayakta kalmış yapının içini gezmek de mümkün. Ama girmenin gerekli olmadığını düşündüm. Yıkılmamış olan kısmının dışarıdan görüntüsü daha görkemli. Sadece fotoğraf çekmekle yetindim.
 
 
                                                                 Colloseum
 
Sırada ünlü İspanyol merdivenleri vardı. Benim için ise İngiliz Babington kardeşlerin çay evine yapacağım ziyaret merdivenlerden çok daha önemliydi. Gittiğim her şehirde bir çay evi bulup, saat beş çayımı içmek bir gelenek halini aldı artık. Uzunca bir yürüyüşten sonra hınca hınç turist dolu Piazza Spagna’ya vardım. Yine bir çeşme ve yine sular fışkırıyor. Fontana Della Barcaccia eski gemi çeşmesi anlamına geliyor. Havuzun ortasında bir gemi figürü var zaten. 
 
 
                                                             Piazza Spagna
 
Şehrin her noktası estetikten yıkılıyor adeta. Merdivenler yüz otuz sekiz basamaktan oluşuyor.
 
 
 
Ve benim çay evim de merdivenlerin hemen başlangıcında yer alıyor. Kendimi nasıl bir heyecanla içeri attığımı anlatamam. Porselen çay fincanları, irili ufaklı teneke çay kutuları, çaydanlıklar ve rengarenk cup cake’ler. Şekerci dükkanındaki çocuklar gibiydim. İçeride bir tane bile turist göze çarpmıyordu. Sakin salonda kendime bir masa bulup oturdum. Çay, porselen çaydanlıklarda servis ediliyor. Yanında da iki cup cake siparişi verip huzurlu bir şekilde çayımı yudumlayıp günün yorgunluğunu çıkardım. Hava kararmıştı artık. Yemek için Trastevere’ye yürümem gerekiyordu ki bu da yaklaşık altı yedi kilometre uzaklıktaydı. Önce merdivenlerin tepesine çıkıp güneşin batışını seyrettim yüzlerce turistle birlikte. Capcanlı yaşayan bir meydan burası.
 
 
Trastevere turistlerin en gözde uğrak yerlerinden biri. Bu bölgede bir hapishane var. Aslında bölge, daha önceleri mahkum yakınlarının yaşadığı bir yerleşim yeriymiş. Sonradan lokal sanatçıların, film yıldızlarının ve yazarların mekanı haline gelmiş. Bir üniversite bölgesi olduğu için de cafelerde oturan öğrencileri görmek mümkün. Trastevere’ye vardığımda akşam olmuştu. Açlıktan ölüyordum. Dar sokaklarda dolaşırken kalabalık yerel bir lokanta keşfettim. Sokakta bana bir masa bulup oturttular. Şarabımı ve yemeğimi söyledim. Yiyip içmekten daha muhteşem bir tatil olabilir mi? Üstelik İtalya’da. Her yudumun, lokmanın tadını çıkarmak kural burada. Ben de öyle yaptım.
 
 
                                                               Da Tony, Trastevere
 
Son günümde Roma’nın çiçek pazarı Campo de Fiori’ye uğradım. Rengarenk bir pazar yeri burası. Sıkılmış taze nar suyumu yudumlarken tezgahların arasında dolaştım. Çeşit çeşit peynirler, salamlar, zeytinyağları... İnsan hepsinden almak istiyor. Fakat küçük bavulumda sadece şarap için yer vardı. Bu yüzden şehirde bulunduğum süre içinde, almak gibi bir alternatifim olmadığından, herşeyin tadına bakmaya çalıştım. Pazarın kurulduğu meydan 16. ve 17. yüzyıllar engizisyon döneminde kafirlerin, yani günümüzdeki değişiyle bilim insanlarının kazığa bağlanarak yakıldığı yermiş. Ünlü filozof Giordano Bruno dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söylediği için bu meydanda yakılmış. Şimdi bu meydanda bir heykelini görmek mümkün.
 
 
               Campo de Fiori
 
Günümün asıl hedefi şehrin kuzeyinde bulunan parkın içindeki Villa Borghese idi. Borgia ailesinin yaşadığı ve günümüzde müze haline getirilmiş, aile tarafından zamanın ünlü sanatçılarına yaptırılmış pek çok tablonun bulunduğu skandallar evi. Önce Piazza del Popolo’ya yürüdüm. Buraya Pincio deniyor. Roma’nın kurulu olduğu yedi tepeden biri. Parkın içinde yürümek keyifliydi. Fakat üç gündür durmadan yürüdüğüm için artık tabanlarım isyan etmeye başlamıştı. Villa Borghese’ye vardığımda sadece müze mağazasını ziyaret edip her zamanki gibi kitap ayıracı satın aldım. Zira turlar dolmuş ve biletler tükenmişti. Gerçekte müzeyi gezecek pek halim de kalmamıştı.
 
 
                                                                   Pincio
 
Roma’nın kapanışını Dolce Vita’nın başladığı yer olan Via Veneto’ya giderek yaptım. Burası sağlı sollu lüks otellerin, cafelerin ve mağazaların bulunduğu çok da uzun olmayan bir cadde. Ama adım atar atmaz sosyetik bir yer olduğu hemen anlaşılıyor. Altmışlı yıllarda paparazzi burada doğmuş. Ünlü film yıldızları ile görüntülenmek isteyen zengin hanımefendiler ve beyefendiler bu caddedeki cafelerde cirit atarlarmış, paparazzilerin objektiflerine yakalanabilmek için. Eh ben de birine oturup proseccomu sipariş ettim. Şampanya bardağının kenarına asılı çilekle birlikte servis edilen içkim dolce vitaya layık bir sunumdu doğrusu. Keyfim yerinde gülümseyerek otelime döndüm.  
 
       
                                                                   Dolce Vita
    

11 Eylül 2012

Ordan Burdan... Alaçatı


Kız kardeşimin önce yazları, son bir yıldır da yaz kış oturmaya başladığı Alaçatı evi dolayısı ile son dört yıldır yazlarımı bu şirin köyde geçiriyorum. Yıllar boyunca bölgeye ait pek çok fotoğraf çekmişim. Fakat fark ettim ki, Alaçatı ve çevresi hakkında hiçbir şey yazmamışım.

Çeşme son yılların parlayan yazlık mekanlarından biri oldu. Özellikle Temmuz ve Ağustos ayları akın eden yerli turist sebebi ile bu aylarda ben bölgeden uzak durmaya çalışıyorum. Her yıl bir yenisi açılan beach club ların gürültüsü, şezlong savaşları, sokaklarda ve restaurantlarda yer kapmaca benim tatil ve dinlenme anlayışımın çok dışında kavramlar. Üstelik zaten yüksek olan Alaçatı fiyatları o dönemlerde tavan yapıyor.  


Çeşme ve Alaçatı’nın en güzel zamanları Mayıs, Haziran ve sezonun bitmesi itibarı ile de 1 Eylül’den sonrasıdır. Özellikle ilkbaharın gelmesiyle tüm doğanın canlanışına köyde şahit olmak benim için yazın gelişini kutlamanın en güzel şeklidir. Daha sonraki iki yapış yapış ayı İstanbul’da, evimde, klimanın altında geçiştiririm.
 
Baharın habercisi gelincikler. Ildırı
 Bu sene Nisan sonunda Alaçatı açılışını yaptım. Birkaç günlük kaçıştı benim için. Günler ılıman, hatta sıcaktı sıcak olmasına ama akşamları kafamızı evden dışarı çıkaramamıştık soğuktan. Civar köyleri gezip kendim için gelecekte olası yerleşim alanlarına baktım. Barbaros köyü, Birgi köyü, Ovacık köyü ve derken Ildırı. Ne şahane bir köy Ildırı. Köyün çok büyük bir kısmı sit alanı ilan edilmiş. Ildırı’nın antik çağlara ait adı Erythrai. Burada ilk yerleşimin Tunç çağına ait olduğu düşünülüyor. Daha sonra da Atina krallığına ait dönemden izler görülmekte. Bu bölgeden pek çok medeniyet gelip geçmiş. Lidyalılar, Persler, Bergama Krallığı, Roma, Bizans, Türk beylikleri ve sonunda da Osmanlı imparatorluğu bu bölgede hüküm sürmüş. Tırmanırken karşınıza ilk M.Ö. üçüncü yüzyıla ait antik tiyatro çıkıyor. On dakikalık çok da zor olmayan bir tırmanıştan sonra tepedeki Athena Tapınağı ve kiliseyi görebilirsiniz. Kalıntılar Efes ya da Perge kadar etkileyici olmasa da Ildırı’nın eski zamanlarda önemli medeniyetlerin bir merkezi ya da daha çok geçiş noktası olduğunu hissedebiliyorsunuz. Ayrıca tabi muhteşem bir Ege Denizi manzarası ile karşı karşıya kalmak insanın nefesini kesmeye yetiyor. Sahildeki çay bahçesi gözleme yiyip çay içmek için keyifli bir mekan. Meydanda ufak tefek restaurantlar da göze çarpıyor.  

                                                                                 Ildırı
 
Çeşme’de Yelken Yapmak yazımda da bahsettiğim gibi Haziran başında hava ve deniz mükemmeldi. Alaçatı hala sakindi. Çeşme ve Sığacık Marinaları huzur doluydu bembeyaz tekneleriyle. Hele bir de Ege’ye yelken açmak insanı bambaşka bir dünyaya taşıyor. Hava yelken için çok sakindi Haziran’da. Fakat Ağustos bu bölgede rüzgarlı geçiyor. Bu yüzden seneye Ağustos ayı yelken programlarına katılmaya karar verdim.

                                                                   Alaçatı sokak köpeği

Alaçatı’da en çok köyün içine sabah yürüyüşlerini severim. Fotoğraf makinemi de alıp civardaki ufak detayları yakalamaya çalışırım. Özellikle yaz aylarında benim gibi boynundan fotoğraf makinesi sarkan turistlere rastlamak çok olasıdır köyün dar sokaklarında. Yine de hiç gocunmam. Çünkü herkesin bakışı, yorumu, kadrajı farklıdır. Şimdiye kadar sıkıldığım da olmadı hep aynı sokakları fotoğraflamaktan. Her sene renkli yerel dükkanlara bir yenisi ekleniyor. El işleri, antikalar, şipşirin sokak arası restaurantları ve cafeleri. Her birine ufacık da olsa bir detay, espri ve renk katılmış oluyor mutlaka. Kapıları rengarenk boyanmış, sokağa sarkan cicili bicili tabelaları, melekler asılı camekanları ile küçük dükkanlar benim en zengin fotoğraf kaynaklarım.

                                                                          Alaçatı dükkan
 
Akşam üzerleri kapılarının önünde muhabbet eden yerli köylüler genellikle fotoğraflarının çekilmesinden hoşlanmıyorlar. Bir de Dutlu Kahve Meydanı’nın yaşlılar heyeti var ki, onları her sabah sokak kahvesinde sohbet ederken fotoğraflamak istesem de üzerimde hep bir çekingenlik olur. Küçük meydandan geçerken tüm gözlerin üzerime dikildiğini hissederim. Yok öyle kötü bakışlar değil. Daha çok meraklı, biraz da gelişi güzel bakışlar olduğunu bilirim. Neredeyse hep aynı yüzler olur meydanda oturan. Bir sonraki sene ve daha sonraki sene hep aynı manzara. Bu sefer durdum ve biraz da uzaktan çektim fotoğraflarını yaşlılar heyetinin. Kimi merakla baktı objektifime ben arka arkaya deklanşöre basarken. Ama istifini bozmadı.

                                                         Dutlu Kahve Meydanı yaşlılar heyeti

Günün en sevdiğim öğünü kahvaltıdır. Ve Alaçatı’da Refiğin Bahçesi benim için birinci sıradaki kahvaltı mekanıdır. Bahçede dolaşan tavukları, tahta sandalyeleri, çardağı ve zeytin yağında yüzen sahanda yumurtası ile bence köyün en şirin mekanlarından biridir. Serpme kahvaltısında öyle çok çeşit olmamasına rağmen herşey boldur. Tıka basa kahvaltı edip kişi başı on yedi TL verip çıkarız. Şimdilerde yeni yerindeki Furun’da da kahvaltı etmeyi seviyorum. Sokak arasındaki ilk yeri çok sıkışık ve biraz da karanlık. Fakat caminin arkasındaki yeni mekanı cafe olarak işletiyorlar. Güler yüzlü garsonları, kahvaltı sonrasında fırından taze çıkmış şahane kurabiyelerden de ikram eder her seferinde.

                                                                   Alaçatı sokak

Köyün içinde yemek yemeyi pek sevmiyorum. Özellikle fahiş fiyatlı şatafatlı restaurantlardan uzak duruyorum. Yine de Ege Mutfağı’nın taze lezzetlerinin en iyi tadılabileceği mekan Asma Yaprağı. Sezonda mutlaka rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Fiyatları çok ucuz olmasa da yemeğe değecek bir yer. Her sene sokaktaki masa sayıları artıyor. Bundan dört sene önce kapının önünde üç ya da dört masası olur, birinde de mutlaka Haşmet Babaoğlu otururdu. Şimdilerde köyün iç sokaklarına doğu genişliyorlar. Neyse ki yerleri müsait.

                                                       Alaçatı Cumartesi pazarından

Rakı balık yapmak istenirse ilk adres Şifne’deki Ada Balıktır. Büyükçe bir kumsalın üzerinde, güneşin batışına karşı demlenmek çok keyiflidir. Fakat yine yaz aylarında çok kalabalık olduğundan serviste aksamalar yaşadık zaman zaman. Giden arkadaşlarımız kış aylarında sobalı iç mekanın daha keyifli olduğunu söylüyorlar. Eğer Ada Balık olmazsa Ilıca’daki Star Beach’e de gidilebilir. Hatta bu sene Ağustos sonu gittiğimde Ada Balığa kıyasla daha çok beğendim burayı. Küçük bir kumsal üzerinde daha az sayıda masası olan, hizmeti hızlı, balıkları leziz ve sohbetimizin de o gece mehtaba karşı su gibi aktığı keyifli bir balıkçı. Her iki restaurantın da fiyatları oldukça uygun.

                                                            Ada Balık gün batımı

Gece hayatı benim yaşam tarzımın biraz dışına çıktığı için ucundan köşesinden gidilebilecek bir iki popüler bar adından bahsedebilirim ancak. Bizimkilerin gece turunun başladığı nokta her zaman Salça olur. Küçük, ayakta aperatif birşeyler almak için sevimli bir mekan. Sonraki durak olan Göz daha popüler ve kalabalık. Hemen yanında da Tektekçi var ki Alaçatı’nın şimdilerde en revaçta barıymış. İçkiler shot servis ediliyormuş. Benim pilim genellikle sabaha karşı bir gibi bittiğinden bu turu tamamladığım hiç olmadı.

                                                                     Wind Surf Yarışından
 
Rüzgar sörfü yarışları dolayısı ile Ağustos sonu Alaçatı çok renkliydi. Yarışları takip etme fırsatım olmadı. Sadece deniz üzerinde, uçuşan kelebekleri andıran sörflerin güzel fotoğraflarını çektim. Kız kardeşim kite sörf yapmaya başladığı için zamanımın bir kısmını da karşı sahilde kiteçıların arasında geçirdim. Konu ile ilgili epey bilgim oldu. Hani elime bir uçurtma tuttuştursalar ben de kayabilirim gibi bir durumdayım teknik olarak. Ama uçmak, atlamak, zıplamak pek bana göre değil. Yoga ve yelken ile hayatıma devam etmeyi planlıyorum kardeşimin “sen de kite’a başla” ısrarlarına rağmen.

 

Biraz da alış verişten bahsedelim. Köyün dar sokaklarında yürürken insanın karşısına albenisi fazla, çok sayıda, rengarenk ıvır zıvır satan dükkan çıkıyor. Bir de gizli mekanlar var ki bilmek gerek. Mesela Funda’nın sahibi olduğu Tashan Butik otelde çok özel zeytin yağları, üzüm pekmezi, sirke, nar ekşisi, doğal sabunlar ve kişisel bakım ürünlerini satın almak mümkün. Sunumlar şahane, lezzetler eşsiz. Gelibolu Yarımadası’nın üzümlerinden üretilmiş yeni bir şarap markası olan Suvla’yı da yine Funda’da tadabilirsiniz. Beyaz, kırmızı ya da pembe... Hiç fark etmez. Çok lezzetli şarapları var Suvla’nın.

 
Diğer gizli hazine Carolina’nın şirin, renkli dükkanı. Lisa Corti bir İtalyan markası. El baskısı kumaşlarından gömlekler, elbiseler görülmeye değer. Bunun yanında banyo ve ev tekstili de satın almak mümkün. Alaçatı’da ziyaret etmekten en hoşlandığım mağazalardan biridir.

                                                                         Camgeran

Hep önünden geçerim, bu sefer içeri de girdim. Camgeran içeride pek çok antika objenin bulunduğu ufak bir dükkan. Antikanın yanında cam işlemeciliği de yapıyorlar. Herşeyden önce dükkanın sahibi güler yüzlü ve misafirperver bir insan. İçeri buyur edip “fotoğraf da çekebilirsiniz” deyince beni fethetti. Genellikle dükkan sahipleri fotoğraf çekilmesinden hoşlanmıyorlar. Hatta oraya buraya iliştirilmiş küçük kağıtların üzerinde “fotoğraf çekmek yasaktır” notlarına rastlamak da mümkün. Belki kendilerince haklıdırlar. Çünkü kimi, gerçekten özgün objeler satıyor ve kopyalanmak istemiyor olabilirler. Anlayışla karşılıyoruz. Camgeran’dan camın bakıra uygulandığı ufak bir obje alıp çıktım.
 
                                                                             Camgeran'ın içi

Alaçatı köyünün denize kıyısı olmamakla beraber Çeşme Yarımadası’nda gidilebilecek pek çok plaj var. Ilıca plajı sezon açılmadan güzel. Çılgın köpeğimiz Zilli bu yaz başı yüzmeyi orada öğrendi. Sezonda denize girmek içn benim tercih ettiğim yer Okan Beach. Diğer plajlara göre nispeten daha sakin ve denizi de güzel. Fakat bu sene eski Seaside yolunun bittiği noktanın ilerisinde bakir küçük plajlar keşfettik. Şezlong yok, şemsiye yok, en önemlisi bangır bangır müzik yok, toprak patikalardan denize iniliyor, kumsal değil, sahil güzelim pürüssüz çakıl taşları ile kaplı... Tek başına yüzebileceğiniz, Çeşme plajlarının tersine derin bir deniz bulabilirsiniz bu küçük koylarda. En büyük sorun arabaların camlarını kırıp, giysi çalıyorlar. İçeride görünürde hiçbir eşya bırakmamak gerekiyor.

 

Alaçatı’da hayat, yaz ayları dışında yavaş, sakin ve yine de renkli. Arkadaşlıklar, tanışıklıklar güzel. Samimi bir ahalisi var.  Umarım gelecekte Ege’nin bir köyüne yerleşme hayalim gerçek olur. Bu Alaçatı olur mu henüz bilmiyorum.

 

19 Ağustos 2012

Zamanın Durduğu Kıta


Antarktika


09.12.2008

Defterlerim, seyahatlerimin detaylarını hatırlamak için iyi birer kaynak olsalar da, bazen öyle anlar yaşanıyor ki unutmak mümkün olmuyor.
  
Antarktika'ya gitmeye nasıl karar verdim?

Kendimi kapana kısılmış hissettiğim günlerden birinde acaba ne kadar uzağa gidebilirim diye düşünmeye başladım. Kaçmak istediğim, o an içinde bulunduğum durum ve ruh haliydi aslında. Dünyanın bir ucuna gittiğimde herşeyin daha farklı görüneceğini düşünüyordum nedense. İşte o zaman Antarktika'ya turlar düzenlendiğini öğrendim. Tek sorun, tur çok pahalı olduğu için benimle kamarayı paylaşacak üç kişi daha bulmaktı. Bu gizemli kıtanın adından bir kere bahsedince kardeşlerim ve bir arkadaşımız daha birkaç saat içinde gelmeye karar verdiler. Sekiz aylık bir bekleyişten sonra uçağa binmiş Buenos Aires'e doğru yola çıkmıştık. Antaktika'ya bizi götürecek olan MS Fram adlı gemiye Arjantin'in bir şehri olan ve Güney Amerika kıtasının en ucunda bulunan Ushuaia'dan binecektik. Bir başka deyişle Fin Del Mundo, yani dünyanın sonundan.


Sekiz ay süren bekleyişimiz sırasında Antarktika kıtası hakkında pek çok yazı okumuş ve fotoğraflara bakmıştım. Akla gelen ilk soru "orada görülecek ne var ki, penguenlerden başka" olabilir. Belki birkaç da buzdağı.

                                                                       MS Fram
Kırk beş saat süren çok zorlu bir deniz yolculuğundan sonra, ancak kıtaya vardığımızda burada olmanın ne anlama geldiğini kavrayabildim.

Afrika'da daha çeşitli hayvan görmek mümkün. Doğa daha renkli ve belki de daha heyecanlı. Fakat buzdan yapılmış bu dünya şimdiye kadar gördüklerimizden, bildiklerimizden çok daha farklı ve bir o kadar da şaşırtıcı. Hatta en vahşi doğadan bile vahşi.

                                                                 Ushuaia
Yolcu gemilerinin sadece yarımadayı ziyaret etmesine izin veriliyor. Kıtanın içleri yaz aylarında bile eksi otuz derecelere ulaştığından ve hava koşullarını önceden tahmin etmek mümkün olmadığından bölge, bizim gibi turistler için oldukça tehlikeli. Aralık ayı güney kutbunda yaz olduğu için yarım adayı sekiz günlük ziyaretimiz boyunca hava sıcaklığı en fazla eksi beş derecelere kadar düştü.

MS Fram bir keşif gemisi olduğundan küçük ve içinde turistler için eğlencesi olmayan bir gemiydi. Yolculuk boyunca gözlem salonunda kıta ile ilgili bilgi veren konferanslar düzenlendi. Tarih boyunca Antarktika'ya düzenlenen keşif yolculukları, kıtanın faunası ve günümüzdeki durumu ile ilgili bilgi aldık. Bu dersler sırasında bir Antaktika insan ırkı olmadığını, kıtada hiç mikrop bulunmadığını ve penguen otoyollarını öğrendim.


Buzdağları arasında yolculuk ederken tek yaptığımız gözlem salonunda kitap okumak, yemeklere yetişmek ve zodiaclarla karaya çıkma sırası beklemekti. Hergün karaya sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki yolculuk yapıyorduk. Penguenlerle burun buruna gelip onlara geçiş üstünlüğü verdiğimiz zamanlar, zorlu hava şartlarına rağmen dakikalarca onların ne yöne gideceklerine karar vermelerini beklediğimiz çok oluyordu karada. Penguenleri huzursuz etmek yasaktı. Duygusal açıdan çok narin hayvanlarmış. Dışarıdan çok komik ve sevimli gözüktüklerini söyleyebilirim. Özellikle doğal yaşam alanlarında. Kendi hallerinde, neredeyse boyları derinliğinde açtıkları otoyollarında bizi umursamaksızın bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyorlardı. Tek besin kaynakları krill olduğundan beyaz dışında turuncu da oldukça yoğun bir renkti penguen mahallelerinde. Turuncu dışkıları oldukça kötü bir koku yayıyordu ortalığa.


Antarktika hava şartlarının değişkenliği dolayısı ile bilinmezlerle dolu bir kıta. Bu durum ise ziyareti oldukça riskli yapıyor. Gitmeden önce duyduğumuz "buzda gemi sıkıştı" haberlerinin ne demek olduğunu ziyaretimiz sırasında yakından tecrübe etmemiz mümkün oldu.

                                                              Buz dağının içi

Bir sabah Petermann Adası'na çıkmak için sıramızı beklerken, biz sonlardaki gruplardan birine kalmıştık, güvertede zodiacların yolcuları adaya taşımalarını izliyorduk. Geminin demirlediği koy buz dağları arasındaydı. İki buzdağı arasındaki kanaldan yavaşça buz kütlelerinin bulunduğumuz koyu doldurmasını izliyorduk. Ağır çekim bir film izlemek gibiydi. Bu sırada pek çok kişi Petermann Adası'na çıkmış turlarına başlamışlardı bile. Aradan yarım saat geçmemişti ki kaptanın anonsunu duyduk. Kıyıdakilere hemen gemiye dönmelerini söylüyordu. Çünkü koy bir anda biz ne olduğunu anlamadan kocaman buz kütleleri ile dolmuştu bile. Sonradan zodiacların gemiye dönmelerini izlerken buz kütlelerinin on kişilik botlardan bile büyük olduğunu fark ettik. Nitekim birinin pervanesi gemiye dönmeye çalışırken parçalanmıştı. Herkes gemiye binince hemen demir alıp orada sıkışıp kalmamıza dakikalar kala koyu terk ettik. Antarktika'da tüm şartlar bir anda değişebiliyor. Eğer hazırlıklı ve tecrübeli olunmazsa doğa şartlarının hiç acıması yok bu kıtada. 


                                                             Petermann Adası

Antarktika'da gördüğümüz herşey gerçekten görkemliydi. Fakat tek bir an var ki hepsinden daha özeldi.

                                                                                                          
O gece Türk rehberimizin çok güzel piyano çaldığını öğrendik. Gözlem salonunda birkaç masa kalmış şarkılara eşlik ediyorduk. Neredeyse gece yarısı olmuştu. Fakat güney yarım kürenin en uç noktasında olduğumuzdan hava kararmamıştı. Dışarıda günün en sevdiğim rengi, alacakaranlık hakimdi. O gece için buzdağları ile çevrili bir koya demir atmıştık. İlerleyen saatlerde herkes odasına çekildi. Salonda çok az kişi kalmıştık. Etraf sessizdi. Ve ansızın gökyüzünden kar taneleri süzülmeye başladı. Büyülenmiş gibi dışarıyı seyrediyordum. Öylesine güzel bir manzaraydı ki güverteye çıkıp kar tanelerini yüzümde hissetmek istedim. Kız kardeşimle kamaramıza gidip ceketlerimizi ve fotoğraf makinelerimizi alıp dışarı çıktık.

                                                        Zamanda asılı kalmak

İnsan böylesine bir anı hayatında kaç defa yaşayabilir bilemiyorum. Fakat hissettiğim şey zamanın durduğu ve bizim de evrende bir yerlerde boyutsuz asılı kaldığımızdı. Zaman yoktu, mekan yoktu, ses yoktu, etrafımız sonsuz bir grilik ile çevriliydi. Karşımızda duran gri buzdağlarının yansımalarını denizin üzerinde görebiliyorduk. Hiç esinti olmadığından suyun yüzeyi cam gibiydi. Uçuşan kar taneleri bastığımız zemini kaplamış pamuksu bir görüntüye bürümüştü. Sanki gökyüzünde bulutların üzerinde yürüyordum. Dünyanın sonundaydık hiç kuşku yoktu. Hatta ölmüş ve eğer varsa cennette bulmuştum kendimi. Böylesine ağırlıksız bir ruh hali içindeydim. Geride bıraktığım hayat yoktu, gelecek yoktu, tüm anlamlar bu buz diyarında donmuş, teklik halini almıştı. Yolculuğu planlarken hissettiğim kaçma hissi de yok olmuştu. Burada kaçacak bir yer yoktu, kaçma isteği de yoktu. Sadece anda var olduğumu hissettim. Aradan bunca yıl geçtikten sonra bunun ne anlama geldiğini şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum. O anı hiçbir zaman unutmayıp tekrar bu denli canlı yaşayabilmemin nedeni gerçekten tüm benliğimle orada olmamdı. Aynı hissi tekrar yaşayabilmek için Antarktika'ya  gitmeme gerek yok artık. Biliyorum ki yaşadığım o an hayatımın sonuna kadar bende sihirli bir anı olarak kalmaya devam edecek.