11 Eylül 2012

Ordan Burdan... Alaçatı


Kız kardeşimin önce yazları, son bir yıldır da yaz kış oturmaya başladığı Alaçatı evi dolayısı ile son dört yıldır yazlarımı bu şirin köyde geçiriyorum. Yıllar boyunca bölgeye ait pek çok fotoğraf çekmişim. Fakat fark ettim ki, Alaçatı ve çevresi hakkında hiçbir şey yazmamışım.

Çeşme son yılların parlayan yazlık mekanlarından biri oldu. Özellikle Temmuz ve Ağustos ayları akın eden yerli turist sebebi ile bu aylarda ben bölgeden uzak durmaya çalışıyorum. Her yıl bir yenisi açılan beach club ların gürültüsü, şezlong savaşları, sokaklarda ve restaurantlarda yer kapmaca benim tatil ve dinlenme anlayışımın çok dışında kavramlar. Üstelik zaten yüksek olan Alaçatı fiyatları o dönemlerde tavan yapıyor.  


Çeşme ve Alaçatı’nın en güzel zamanları Mayıs, Haziran ve sezonun bitmesi itibarı ile de 1 Eylül’den sonrasıdır. Özellikle ilkbaharın gelmesiyle tüm doğanın canlanışına köyde şahit olmak benim için yazın gelişini kutlamanın en güzel şeklidir. Daha sonraki iki yapış yapış ayı İstanbul’da, evimde, klimanın altında geçiştiririm.
 
Baharın habercisi gelincikler. Ildırı
 Bu sene Nisan sonunda Alaçatı açılışını yaptım. Birkaç günlük kaçıştı benim için. Günler ılıman, hatta sıcaktı sıcak olmasına ama akşamları kafamızı evden dışarı çıkaramamıştık soğuktan. Civar köyleri gezip kendim için gelecekte olası yerleşim alanlarına baktım. Barbaros köyü, Birgi köyü, Ovacık köyü ve derken Ildırı. Ne şahane bir köy Ildırı. Köyün çok büyük bir kısmı sit alanı ilan edilmiş. Ildırı’nın antik çağlara ait adı Erythrai. Burada ilk yerleşimin Tunç çağına ait olduğu düşünülüyor. Daha sonra da Atina krallığına ait dönemden izler görülmekte. Bu bölgeden pek çok medeniyet gelip geçmiş. Lidyalılar, Persler, Bergama Krallığı, Roma, Bizans, Türk beylikleri ve sonunda da Osmanlı imparatorluğu bu bölgede hüküm sürmüş. Tırmanırken karşınıza ilk M.Ö. üçüncü yüzyıla ait antik tiyatro çıkıyor. On dakikalık çok da zor olmayan bir tırmanıştan sonra tepedeki Athena Tapınağı ve kiliseyi görebilirsiniz. Kalıntılar Efes ya da Perge kadar etkileyici olmasa da Ildırı’nın eski zamanlarda önemli medeniyetlerin bir merkezi ya da daha çok geçiş noktası olduğunu hissedebiliyorsunuz. Ayrıca tabi muhteşem bir Ege Denizi manzarası ile karşı karşıya kalmak insanın nefesini kesmeye yetiyor. Sahildeki çay bahçesi gözleme yiyip çay içmek için keyifli bir mekan. Meydanda ufak tefek restaurantlar da göze çarpıyor.  

                                                                                 Ildırı
 
Çeşme’de Yelken Yapmak yazımda da bahsettiğim gibi Haziran başında hava ve deniz mükemmeldi. Alaçatı hala sakindi. Çeşme ve Sığacık Marinaları huzur doluydu bembeyaz tekneleriyle. Hele bir de Ege’ye yelken açmak insanı bambaşka bir dünyaya taşıyor. Hava yelken için çok sakindi Haziran’da. Fakat Ağustos bu bölgede rüzgarlı geçiyor. Bu yüzden seneye Ağustos ayı yelken programlarına katılmaya karar verdim.

                                                                   Alaçatı sokak köpeği

Alaçatı’da en çok köyün içine sabah yürüyüşlerini severim. Fotoğraf makinemi de alıp civardaki ufak detayları yakalamaya çalışırım. Özellikle yaz aylarında benim gibi boynundan fotoğraf makinesi sarkan turistlere rastlamak çok olasıdır köyün dar sokaklarında. Yine de hiç gocunmam. Çünkü herkesin bakışı, yorumu, kadrajı farklıdır. Şimdiye kadar sıkıldığım da olmadı hep aynı sokakları fotoğraflamaktan. Her sene renkli yerel dükkanlara bir yenisi ekleniyor. El işleri, antikalar, şipşirin sokak arası restaurantları ve cafeleri. Her birine ufacık da olsa bir detay, espri ve renk katılmış oluyor mutlaka. Kapıları rengarenk boyanmış, sokağa sarkan cicili bicili tabelaları, melekler asılı camekanları ile küçük dükkanlar benim en zengin fotoğraf kaynaklarım.

                                                                          Alaçatı dükkan
 
Akşam üzerleri kapılarının önünde muhabbet eden yerli köylüler genellikle fotoğraflarının çekilmesinden hoşlanmıyorlar. Bir de Dutlu Kahve Meydanı’nın yaşlılar heyeti var ki, onları her sabah sokak kahvesinde sohbet ederken fotoğraflamak istesem de üzerimde hep bir çekingenlik olur. Küçük meydandan geçerken tüm gözlerin üzerime dikildiğini hissederim. Yok öyle kötü bakışlar değil. Daha çok meraklı, biraz da gelişi güzel bakışlar olduğunu bilirim. Neredeyse hep aynı yüzler olur meydanda oturan. Bir sonraki sene ve daha sonraki sene hep aynı manzara. Bu sefer durdum ve biraz da uzaktan çektim fotoğraflarını yaşlılar heyetinin. Kimi merakla baktı objektifime ben arka arkaya deklanşöre basarken. Ama istifini bozmadı.

                                                         Dutlu Kahve Meydanı yaşlılar heyeti

Günün en sevdiğim öğünü kahvaltıdır. Ve Alaçatı’da Refiğin Bahçesi benim için birinci sıradaki kahvaltı mekanıdır. Bahçede dolaşan tavukları, tahta sandalyeleri, çardağı ve zeytin yağında yüzen sahanda yumurtası ile bence köyün en şirin mekanlarından biridir. Serpme kahvaltısında öyle çok çeşit olmamasına rağmen herşey boldur. Tıka basa kahvaltı edip kişi başı on yedi TL verip çıkarız. Şimdilerde yeni yerindeki Furun’da da kahvaltı etmeyi seviyorum. Sokak arasındaki ilk yeri çok sıkışık ve biraz da karanlık. Fakat caminin arkasındaki yeni mekanı cafe olarak işletiyorlar. Güler yüzlü garsonları, kahvaltı sonrasında fırından taze çıkmış şahane kurabiyelerden de ikram eder her seferinde.

                                                                   Alaçatı sokak

Köyün içinde yemek yemeyi pek sevmiyorum. Özellikle fahiş fiyatlı şatafatlı restaurantlardan uzak duruyorum. Yine de Ege Mutfağı’nın taze lezzetlerinin en iyi tadılabileceği mekan Asma Yaprağı. Sezonda mutlaka rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Fiyatları çok ucuz olmasa da yemeğe değecek bir yer. Her sene sokaktaki masa sayıları artıyor. Bundan dört sene önce kapının önünde üç ya da dört masası olur, birinde de mutlaka Haşmet Babaoğlu otururdu. Şimdilerde köyün iç sokaklarına doğu genişliyorlar. Neyse ki yerleri müsait.

                                                       Alaçatı Cumartesi pazarından

Rakı balık yapmak istenirse ilk adres Şifne’deki Ada Balıktır. Büyükçe bir kumsalın üzerinde, güneşin batışına karşı demlenmek çok keyiflidir. Fakat yine yaz aylarında çok kalabalık olduğundan serviste aksamalar yaşadık zaman zaman. Giden arkadaşlarımız kış aylarında sobalı iç mekanın daha keyifli olduğunu söylüyorlar. Eğer Ada Balık olmazsa Ilıca’daki Star Beach’e de gidilebilir. Hatta bu sene Ağustos sonu gittiğimde Ada Balığa kıyasla daha çok beğendim burayı. Küçük bir kumsal üzerinde daha az sayıda masası olan, hizmeti hızlı, balıkları leziz ve sohbetimizin de o gece mehtaba karşı su gibi aktığı keyifli bir balıkçı. Her iki restaurantın da fiyatları oldukça uygun.

                                                            Ada Balık gün batımı

Gece hayatı benim yaşam tarzımın biraz dışına çıktığı için ucundan köşesinden gidilebilecek bir iki popüler bar adından bahsedebilirim ancak. Bizimkilerin gece turunun başladığı nokta her zaman Salça olur. Küçük, ayakta aperatif birşeyler almak için sevimli bir mekan. Sonraki durak olan Göz daha popüler ve kalabalık. Hemen yanında da Tektekçi var ki Alaçatı’nın şimdilerde en revaçta barıymış. İçkiler shot servis ediliyormuş. Benim pilim genellikle sabaha karşı bir gibi bittiğinden bu turu tamamladığım hiç olmadı.

                                                                     Wind Surf Yarışından
 
Rüzgar sörfü yarışları dolayısı ile Ağustos sonu Alaçatı çok renkliydi. Yarışları takip etme fırsatım olmadı. Sadece deniz üzerinde, uçuşan kelebekleri andıran sörflerin güzel fotoğraflarını çektim. Kız kardeşim kite sörf yapmaya başladığı için zamanımın bir kısmını da karşı sahilde kiteçıların arasında geçirdim. Konu ile ilgili epey bilgim oldu. Hani elime bir uçurtma tuttuştursalar ben de kayabilirim gibi bir durumdayım teknik olarak. Ama uçmak, atlamak, zıplamak pek bana göre değil. Yoga ve yelken ile hayatıma devam etmeyi planlıyorum kardeşimin “sen de kite’a başla” ısrarlarına rağmen.

 

Biraz da alış verişten bahsedelim. Köyün dar sokaklarında yürürken insanın karşısına albenisi fazla, çok sayıda, rengarenk ıvır zıvır satan dükkan çıkıyor. Bir de gizli mekanlar var ki bilmek gerek. Mesela Funda’nın sahibi olduğu Tashan Butik otelde çok özel zeytin yağları, üzüm pekmezi, sirke, nar ekşisi, doğal sabunlar ve kişisel bakım ürünlerini satın almak mümkün. Sunumlar şahane, lezzetler eşsiz. Gelibolu Yarımadası’nın üzümlerinden üretilmiş yeni bir şarap markası olan Suvla’yı da yine Funda’da tadabilirsiniz. Beyaz, kırmızı ya da pembe... Hiç fark etmez. Çok lezzetli şarapları var Suvla’nın.

 
Diğer gizli hazine Carolina’nın şirin, renkli dükkanı. Lisa Corti bir İtalyan markası. El baskısı kumaşlarından gömlekler, elbiseler görülmeye değer. Bunun yanında banyo ve ev tekstili de satın almak mümkün. Alaçatı’da ziyaret etmekten en hoşlandığım mağazalardan biridir.

                                                                         Camgeran

Hep önünden geçerim, bu sefer içeri de girdim. Camgeran içeride pek çok antika objenin bulunduğu ufak bir dükkan. Antikanın yanında cam işlemeciliği de yapıyorlar. Herşeyden önce dükkanın sahibi güler yüzlü ve misafirperver bir insan. İçeri buyur edip “fotoğraf da çekebilirsiniz” deyince beni fethetti. Genellikle dükkan sahipleri fotoğraf çekilmesinden hoşlanmıyorlar. Hatta oraya buraya iliştirilmiş küçük kağıtların üzerinde “fotoğraf çekmek yasaktır” notlarına rastlamak da mümkün. Belki kendilerince haklıdırlar. Çünkü kimi, gerçekten özgün objeler satıyor ve kopyalanmak istemiyor olabilirler. Anlayışla karşılıyoruz. Camgeran’dan camın bakıra uygulandığı ufak bir obje alıp çıktım.
 
                                                                             Camgeran'ın içi

Alaçatı köyünün denize kıyısı olmamakla beraber Çeşme Yarımadası’nda gidilebilecek pek çok plaj var. Ilıca plajı sezon açılmadan güzel. Çılgın köpeğimiz Zilli bu yaz başı yüzmeyi orada öğrendi. Sezonda denize girmek içn benim tercih ettiğim yer Okan Beach. Diğer plajlara göre nispeten daha sakin ve denizi de güzel. Fakat bu sene eski Seaside yolunun bittiği noktanın ilerisinde bakir küçük plajlar keşfettik. Şezlong yok, şemsiye yok, en önemlisi bangır bangır müzik yok, toprak patikalardan denize iniliyor, kumsal değil, sahil güzelim pürüssüz çakıl taşları ile kaplı... Tek başına yüzebileceğiniz, Çeşme plajlarının tersine derin bir deniz bulabilirsiniz bu küçük koylarda. En büyük sorun arabaların camlarını kırıp, giysi çalıyorlar. İçeride görünürde hiçbir eşya bırakmamak gerekiyor.

 

Alaçatı’da hayat, yaz ayları dışında yavaş, sakin ve yine de renkli. Arkadaşlıklar, tanışıklıklar güzel. Samimi bir ahalisi var.  Umarım gelecekte Ege’nin bir köyüne yerleşme hayalim gerçek olur. Bu Alaçatı olur mu henüz bilmiyorum.

 

19 Ağustos 2012

Zamanın Durduğu Kıta


Antarktika


09.12.2008

Defterlerim, seyahatlerimin detaylarını hatırlamak için iyi birer kaynak olsalar da, bazen öyle anlar yaşanıyor ki unutmak mümkün olmuyor.
  
Antarktika'ya gitmeye nasıl karar verdim?

Kendimi kapana kısılmış hissettiğim günlerden birinde acaba ne kadar uzağa gidebilirim diye düşünmeye başladım. Kaçmak istediğim, o an içinde bulunduğum durum ve ruh haliydi aslında. Dünyanın bir ucuna gittiğimde herşeyin daha farklı görüneceğini düşünüyordum nedense. İşte o zaman Antarktika'ya turlar düzenlendiğini öğrendim. Tek sorun, tur çok pahalı olduğu için benimle kamarayı paylaşacak üç kişi daha bulmaktı. Bu gizemli kıtanın adından bir kere bahsedince kardeşlerim ve bir arkadaşımız daha birkaç saat içinde gelmeye karar verdiler. Sekiz aylık bir bekleyişten sonra uçağa binmiş Buenos Aires'e doğru yola çıkmıştık. Antaktika'ya bizi götürecek olan MS Fram adlı gemiye Arjantin'in bir şehri olan ve Güney Amerika kıtasının en ucunda bulunan Ushuaia'dan binecektik. Bir başka deyişle Fin Del Mundo, yani dünyanın sonundan.


Sekiz ay süren bekleyişimiz sırasında Antarktika kıtası hakkında pek çok yazı okumuş ve fotoğraflara bakmıştım. Akla gelen ilk soru "orada görülecek ne var ki, penguenlerden başka" olabilir. Belki birkaç da buzdağı.

                                                                       MS Fram
Kırk beş saat süren çok zorlu bir deniz yolculuğundan sonra, ancak kıtaya vardığımızda burada olmanın ne anlama geldiğini kavrayabildim.

Afrika'da daha çeşitli hayvan görmek mümkün. Doğa daha renkli ve belki de daha heyecanlı. Fakat buzdan yapılmış bu dünya şimdiye kadar gördüklerimizden, bildiklerimizden çok daha farklı ve bir o kadar da şaşırtıcı. Hatta en vahşi doğadan bile vahşi.

                                                                 Ushuaia
Yolcu gemilerinin sadece yarımadayı ziyaret etmesine izin veriliyor. Kıtanın içleri yaz aylarında bile eksi otuz derecelere ulaştığından ve hava koşullarını önceden tahmin etmek mümkün olmadığından bölge, bizim gibi turistler için oldukça tehlikeli. Aralık ayı güney kutbunda yaz olduğu için yarım adayı sekiz günlük ziyaretimiz boyunca hava sıcaklığı en fazla eksi beş derecelere kadar düştü.

MS Fram bir keşif gemisi olduğundan küçük ve içinde turistler için eğlencesi olmayan bir gemiydi. Yolculuk boyunca gözlem salonunda kıta ile ilgili bilgi veren konferanslar düzenlendi. Tarih boyunca Antarktika'ya düzenlenen keşif yolculukları, kıtanın faunası ve günümüzdeki durumu ile ilgili bilgi aldık. Bu dersler sırasında bir Antaktika insan ırkı olmadığını, kıtada hiç mikrop bulunmadığını ve penguen otoyollarını öğrendim.


Buzdağları arasında yolculuk ederken tek yaptığımız gözlem salonunda kitap okumak, yemeklere yetişmek ve zodiaclarla karaya çıkma sırası beklemekti. Hergün karaya sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki yolculuk yapıyorduk. Penguenlerle burun buruna gelip onlara geçiş üstünlüğü verdiğimiz zamanlar, zorlu hava şartlarına rağmen dakikalarca onların ne yöne gideceklerine karar vermelerini beklediğimiz çok oluyordu karada. Penguenleri huzursuz etmek yasaktı. Duygusal açıdan çok narin hayvanlarmış. Dışarıdan çok komik ve sevimli gözüktüklerini söyleyebilirim. Özellikle doğal yaşam alanlarında. Kendi hallerinde, neredeyse boyları derinliğinde açtıkları otoyollarında bizi umursamaksızın bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyorlardı. Tek besin kaynakları krill olduğundan beyaz dışında turuncu da oldukça yoğun bir renkti penguen mahallelerinde. Turuncu dışkıları oldukça kötü bir koku yayıyordu ortalığa.


Antarktika hava şartlarının değişkenliği dolayısı ile bilinmezlerle dolu bir kıta. Bu durum ise ziyareti oldukça riskli yapıyor. Gitmeden önce duyduğumuz "buzda gemi sıkıştı" haberlerinin ne demek olduğunu ziyaretimiz sırasında yakından tecrübe etmemiz mümkün oldu.

                                                              Buz dağının içi

Bir sabah Petermann Adası'na çıkmak için sıramızı beklerken, biz sonlardaki gruplardan birine kalmıştık, güvertede zodiacların yolcuları adaya taşımalarını izliyorduk. Geminin demirlediği koy buz dağları arasındaydı. İki buzdağı arasındaki kanaldan yavaşça buz kütlelerinin bulunduğumuz koyu doldurmasını izliyorduk. Ağır çekim bir film izlemek gibiydi. Bu sırada pek çok kişi Petermann Adası'na çıkmış turlarına başlamışlardı bile. Aradan yarım saat geçmemişti ki kaptanın anonsunu duyduk. Kıyıdakilere hemen gemiye dönmelerini söylüyordu. Çünkü koy bir anda biz ne olduğunu anlamadan kocaman buz kütleleri ile dolmuştu bile. Sonradan zodiacların gemiye dönmelerini izlerken buz kütlelerinin on kişilik botlardan bile büyük olduğunu fark ettik. Nitekim birinin pervanesi gemiye dönmeye çalışırken parçalanmıştı. Herkes gemiye binince hemen demir alıp orada sıkışıp kalmamıza dakikalar kala koyu terk ettik. Antarktika'da tüm şartlar bir anda değişebiliyor. Eğer hazırlıklı ve tecrübeli olunmazsa doğa şartlarının hiç acıması yok bu kıtada. 


                                                             Petermann Adası

Antarktika'da gördüğümüz herşey gerçekten görkemliydi. Fakat tek bir an var ki hepsinden daha özeldi.

                                                                                                          
O gece Türk rehberimizin çok güzel piyano çaldığını öğrendik. Gözlem salonunda birkaç masa kalmış şarkılara eşlik ediyorduk. Neredeyse gece yarısı olmuştu. Fakat güney yarım kürenin en uç noktasında olduğumuzdan hava kararmamıştı. Dışarıda günün en sevdiğim rengi, alacakaranlık hakimdi. O gece için buzdağları ile çevrili bir koya demir atmıştık. İlerleyen saatlerde herkes odasına çekildi. Salonda çok az kişi kalmıştık. Etraf sessizdi. Ve ansızın gökyüzünden kar taneleri süzülmeye başladı. Büyülenmiş gibi dışarıyı seyrediyordum. Öylesine güzel bir manzaraydı ki güverteye çıkıp kar tanelerini yüzümde hissetmek istedim. Kız kardeşimle kamaramıza gidip ceketlerimizi ve fotoğraf makinelerimizi alıp dışarı çıktık.

                                                        Zamanda asılı kalmak

İnsan böylesine bir anı hayatında kaç defa yaşayabilir bilemiyorum. Fakat hissettiğim şey zamanın durduğu ve bizim de evrende bir yerlerde boyutsuz asılı kaldığımızdı. Zaman yoktu, mekan yoktu, ses yoktu, etrafımız sonsuz bir grilik ile çevriliydi. Karşımızda duran gri buzdağlarının yansımalarını denizin üzerinde görebiliyorduk. Hiç esinti olmadığından suyun yüzeyi cam gibiydi. Uçuşan kar taneleri bastığımız zemini kaplamış pamuksu bir görüntüye bürümüştü. Sanki gökyüzünde bulutların üzerinde yürüyordum. Dünyanın sonundaydık hiç kuşku yoktu. Hatta ölmüş ve eğer varsa cennette bulmuştum kendimi. Böylesine ağırlıksız bir ruh hali içindeydim. Geride bıraktığım hayat yoktu, gelecek yoktu, tüm anlamlar bu buz diyarında donmuş, teklik halini almıştı. Yolculuğu planlarken hissettiğim kaçma hissi de yok olmuştu. Burada kaçacak bir yer yoktu, kaçma isteği de yoktu. Sadece anda var olduğumu hissettim. Aradan bunca yıl geçtikten sonra bunun ne anlama geldiğini şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum. O anı hiçbir zaman unutmayıp tekrar bu denli canlı yaşayabilmemin nedeni gerçekten tüm benliğimle orada olmamdı. Aynı hissi tekrar yaşayabilmek için Antarktika'ya  gitmeme gerek yok artık. Biliyorum ki yaşadığım o an hayatımın sonuna kadar bende sihirli bir anı olarak kalmaya devam edecek.   

6 Ağustos 2012

Amigdalam Olmasaydı


İnsan beynini anlatan hangi kitabı okursanız okuyun üç beynimiz olduğundan bahsedilir. Evrim hiçbir zaman mükemmelin peşinde olmadığı gibi, değişen dış koşullara bizi gerektiği kadar hızlı adapte edememiştir de. Bu yüzdendir ki aslında mükemmel olduğunu düşündüğümüz insan beyni, tasarımı nedeni ile pek çok işletim hatasına sahiptir.

Amacım bilimsel bir makale yazmak değil. Zaten istesem bile bu konuda uzman değilim. Yine de aklıma gelen komik olduğunu düşündüğüm şu fikri biraz irdelemek istedim.

Eğer amigdalam olmasaydı...

İnsan beyninin derinliklerinde, ikinci beynimiz olarak geçen memeli beyninin bir bölümünü oluşturan badem şeklindeki amigdala, beynin sağ ve sol hemisferlerinde olmak üzere iki adettir ki, bugünkü genel mutsuzluğumuzun nedeni olabilir mi?

Nöroloji bilimi ve antropoloji ile uğraşanlar, insanın mutlu olmak için evrimleşmediğini savunuyorlar. Yani evrimin asıl amacı mutlu olmamız değil, hayatta kalıp soyumuzu sürdürebilmemizdi. Bunun için de elindeki en uygun sistemi kullanması gerekiyordu.

MRI coronal view of the amygdala

Amigdala...

Savanalarda, vahşi doğayla birlikte yaşayan atalarımızın kendilerini ani tehlikelere karşı korumak için erken bir uyarı sistemine ihtiyaçları vardı. Amigdala en kestirme yoldan beyne sinyal gönderip, vücudun kaçmak ya da savaşmak için gerekli pozisyonu almasını sağlamakla yükümlüdür. Aynı zamanda amigdala, ilkel duygular olan öfke, nefret, ve korkudan da sorumludur. Yaşanan tecrübelerin hafızada sağlamlaştırılmasında da önemli bir rol oynar. Bu özellikler Fred ve Vilma Çakmaktaş’ın savanada hayatta kalmasına neden olmuşsa da günümüzde modern insan için farklı anlamlar ifade ediyor.

Amigdalanın en önemli görevi çevreyi durmaksızın tarayarak olası tehlikelere karşı beyni uyarmaktır. Normal şartlar altında bile endişe duyguları oluşturan bu organ, uyarıldığında süper ihtiyatlı bir duruma geçer. Kalp atışlarımız hızlanır, vücuttaki tüm sinirler aşırı uyarılır, göz bebekleri daha iyi görüş için genişler, daha hızlı tepki verebilmek için tüm kan kaslarda yoğunlaştığından deri sıcaklığı düşer. Sistem bir kere aktive edildiğinde kapatılması o kadar da kolay değildir. Bu durum modern insan için mutlulukla mutsuzluk arasındaki ince çizgiyi belirler.   

Günümüzün, hatta hayatımızın çok büyük bir bölümünü, uyku haricinde, farkında olmadan amigdalamız aktive halde yaşıyoruz.

Bir de şu açıdan bakalım. Memeli beyninden sonra beynimizin üçüncü ve en gelişmiş katmanı olan serebral korteks evrimleşti ve bize muhakeme, konuşma, düşünme ve farkındalık yetilerini verdi.

Çalılıklarda kaplan varsayımına dayalı erken uyarı sistemimizin evrimleşmesinden sonra yeni gelişmiş sistemin de devreye girmesiyle herşey sarpa sarar. Neden mi? Bilincin ve kavramsal düşünme yeteneğinin artmasıyla modern insan daha detaylı ve ileriye dönük düşünmeye / planlama yapmaya başlar. Bu da modern hayatın başlamasına neden olur. Günümüz hayatının tehlikeleri ise çoğunlukla varsayımsal olduğu için, amigdalamızın aradaki farkı, yani gerçek bir tehlike ile olasılık arasındaki farkı bilmesi mümkün değildir. Olası bir terör saldırısı, ekonomik krizler ya da sevgilimizin bizi aldatıp aldatmadığı varsayımları, kafamızda kurduğumuz binbir çeşit felaket senaryosu amigdalamız tarafından herhangi bir filtre olmaksızın dikkate alınırken, tehlike gerçek olsun ya da olmasın vücudumuz kaçma ya da saldırı pozisyonu almaya devam eder. Bedenimiz her seferinde bu pozisyonu aldığında ise beynimiz buna karşılık negatif bir düşünce oluşturur. Aslında olmayan bir olayı olmuş gibi yaşamaya başlarız. Bu, beden-düşünce, düşünce-beden tetiklemesi yıllar boyunca sonsuz bir sarmal halini alıp davranış biçimimizi meydana getirir. Genellikle negatif.

Sonuç olarak, felaket tellalı amigdalam olmasaydı daha mutlu / huzurlu bir insan olur muydum sorusuna cevabım; evet olabilirdim. Fakat amigdalamı kesip atamayacağıma göre yukarıda bahsettiğim sarmalı kırabilmek için farklı bir yol aramaya koyuldum.

Doğu dinlerinde “farkındalık” olarak anlatılan, kişinin anda mevcut kalıp, duygulanımlarını izlemesini gerektiren çalışmalar var. Bu çalışmaların farklı isimleri olmasına rağmen ortak tek bir uygulamadan bahsediliyor, “meditasyon”.

Meditasyon teknikleri de çeşitli. Fakat öyle çok fazla kuralı yok. Tek yapmamız gereken nefese odaklanıp kafamızın içindeki dırdırı durdurabilmek. Olaylara karşı tepkisel yaklaşmayıp, duyarlı kalabilmek.

Uzun yıllar meditasyon yapmış kişilerin beyinleri incelendiğinde amigdalalarındaki aktivitenin az olduğu gözlemlenmiş. Bilimsel çevrelerde meditasyonun beyni olumlu yönde değiştirdiği gerçeği kabul ediliyor artık. Ve beynin plastik yapısı göz önünde bulundurulursa, işleyişini, dolayısı ile davranış biçimimizi de değiştirip, daha mutlu ve huzurlu insanlar olabileceğimiz bilimsel olarak kanıtlanmış gerçekler.

Evet keşke bir amigdalam olmasaydı. O zaman hayatım ne yönde farklı olabilirdi kestiremiyorum. Korkularım olmadığı gibi heyecanlarım da olmayabilirdi. Beni insan yapan özelliklerden soyulmuş, robotlar gibi dümdüz bir varlık olabilirdim. Şu an bunu bilebilmem mümkün değil. Ta ki evrim değişimi gerekli görene kadar beynimin bu küçük parçası ile yaşamak zorundayım. Son iki haftadır yaptığım meditasyonun hayatımı tamamen değiştirdiğini söylemek isterdim. Öyle olmasa da pozitif yönde küçük adımlar attığımın farkındayım. Bu, uyanık olduğum her an farkında kalmamı gerektiren uzun bir süreç. Yani hayat boyu...      

4 Ağustos 2012

Hindistan 4

Agra ve Jaipur

Delhi'de bizi Balbinder adlı şoförümüz karşıladı. Türbanı ve uzun sakalı ile tipik bir sikhti Balbinder. Devamlı gülüyor ve kulağından cep telefonu düşmüyordu. Elimizde çantalarımızla arabaya doğru onu izlerken suratımıza bile bakmadı diyebilirim.
Bu ilgisizliği fazla dert etmeden havalandırmalı özel arabamızın içinde Agra'ya doğru yola koyulduk. Hindistan "otoyol"larında seyahat etmek başlı başına bir macera. İnsan bir şaşkınlıktan diğerine sürüklenirken serseme dönüyor.

Yoldaki tüm kamyonların arkasında bu yazıyı görmek mümkün
"Korna çal"
Delhi-Agra-Jaipur üçgeninin (Hindistan'ın altın üçgeni olarak geçiyor) her kenarı aşağı yukarı aynı mesafede ve bu mesafe yaklaşık 260 kilometre. İstanbul'da olsak bu kadar yolu kaç saatte aldığımız günün saatine ve hangi yolu kullandığımıza bağlı olurdu. Biz de büyük şehrin trafiğineve yollarda yaşanan kaosa oldukça alışığız kendimizce. Fakat Hindistan trafiği benim için kaosa yeni bir anlam kazandırdı. Öncelikle otoban kavramını açıklamak gerek. Yol iki şeritli. Bir de bonus şerit var ki, o da en sağ şeridi kaplamış olan kamyonları sollamak için zaman zaman kullanmak zorunda kaldığımız toprak yol. Araba ve kamyon trafiğinin yanında, motorsiklet, bisiklet, insan ve bir de hayvan trafiği mevcut kendi ritminde akan. Balbinder bu kaosun içinde bir yandan direkiyonu kumanda ediyor, diğer yandan ya telefonu ile konuşuyor, ya mesaj yazıyor ya da bize laf yetiştiriyordu. Ben de İstanbul şoförlerinin ne denli becerikli olduklarını düşünürdüm. Balbinder bizi on kere geçecek kadar maharetli bu konuda. Hindistan trafiğinde araba kullanmayı hayal etmem bile mümkün değil. Özellikle yoğun Delhi - Agra istikametinde.


Hava kararmış ve bizi de bir endişe almıştı. Balbinder usta soförlüğüne rağmen yaşlı bir adamdı. Gözlerinden ve reflekslerinden şüphe etmeye başlamıştık. Yine de o sabah Varanasi'de başlayan uzun yolculuğumuzun sonuna doğru göz kapaklarımız iyice ağırlaşmıştı. Didem bir köşede ben diğerinde, yarı uyur yarı uyanık halde, sarsıla sarsıla Agra otelimize sapa sağlam vardık. 260 kilometrelik yolculuğumuz altı saat sürmüştü.

Taj Mahal
Acentanın ayarladığı dört yıldızlı kendi halinde bir oteldi gece konaklayacağımız yer. Bir gece kalacağımız için temizliği dışında pek bir lükse ihtiyacımız yoktu. Duşumuzu aldıktan sonra bayıldık.
Balbinder sabah bizi almaya, o günlük tur rehberimiz olacak Lala adında 74 yaşında bir hintli ile geldi. Lala çok konuşan, benim standartlarım için oldukça yorucu bir adamdı. Taj Mahal'ın kapısındaki uzun turist kuyruğuna saat 06:30 da girdik. Her milletten insan vardı kuyrukta. Taj dünyanın en çok ziyaret edilen yapılarından biri. Anıta araba ile beş yüz metreden daha fazla yaklaşmak yasak. Dolayısıyla arabayı otoparkta bırakıp Taj'ın kapısındaki kuyruğa fayton ile varmıştık.

Mermer işlemeciliği
Sırada yaklaşık bir saat kadar bekledikten sonra içeri sıkı güvenlik kontrolünden geçtikten sonra alındık. Ben hala "ne var bu kadar büyütülecek, alt tarafı bir sultan tarafından karısı aşkına yaptırılmış mermer bir mezar" diye düşünüyordum. Taa ki Taj Mahal'in içine girene kadar. O an fark ettim ki eğer Taj'ı ziyaret etmemiş olsaydık büyük pişmanlık duyardım.


Dedim ya rehberimiz Lala çok yorucu bir adamdı. En azından benim için. Fakat kız kardeşim her köşede Lala tarafından fotoğraflanmaktan şikayetçi değildi. Lala ise bu anıt ile ilgili tüm maharetini konuşturup, bahçenin her köşesinde binaya karşı fotoğraflarımızı çekip, ne kadar iyi bir rehber ve fotoğrafçı olduğundan bahsediyordu. En sonunda bizi bir banka çıkartıp şu alışıla gelmiş Taj'ın kubbesini tutarmış gibi yaptığımız fotoğrafı da çektikten sonra ona kibarca artık fotoğraf çektirmek istemediğimi söylemek zorunda kaldım. Didem her köşede poz vermeye devam etti. Bense yorgunluk ve bezginlik içindeydim binaya yaklaşırken. Henüz mezarın içine girmemiştik.

6. Babür İmparatoru Şah Cihan en sevdiği 3. karısı Mümtaz Mahal için yaptırmış bu mezarı. Mümtaz, şaha on dört çocuk vermiş.


Taj Mahal, müslüman sanatının Hindistan'daki en görkemli örneği olarak geçiyor. Pers, Türk ve Hint mimarisinin bir karışımı. Bina kompleksinin en büyük özelliği her köşesinin simetrik oluşu. Binanın dört köşesinde bulunan minarelerin eğimi dışarı doğru. Bir deprem sırasında içe yıkılıp kubbenin altındaki mezara zarar vermesin diye planlanmış. Fakat bu özelliklerin hiçbiri mezar bölümündeki mermer mozaik işçiliği ile boy ölçüşemez bile. Mezarın her köşesi mermere yerleştirilmiş yarı değerli taşlardan oluşan nilüfer çiçekleri ile bezeli. Her yaprak, her dal farklı bir değerli taştan oluşuyor. Lacivertler lapis lazuli, yeşiller malacite, kırmızılar mercan, kahverengiler jasper, siyahlar onyx ve daha pek çoğu. Bazı nilüfer çiçekleri o denli detaylı ki 120 parçadan oluşuyor. Desenler boyanmış hissi uyandırıyor insanda. Fakat her parçanın tek tek elle yerleştirildiğini öğrendikten sonra "bu nasıl bir aşkmış" demekten kendimi alamadım.

Şah Cihan, Taj Mahal'in tam karşısında inşa edilmiş ve kendisinden önceki Babür İmparatorlarına da ev sahipliği yapmış Agra kalesinden karısının mezarını seyretmiş uzun yıllar boyunca. Şah mimaride beyaz mermer kullanmayı tercih ettiğinden, kırmızı kumtaşından yapılmış olan Agra kalesinin bazı bölümlerini yıktırıp beyaz mermerden tekrar inşa ettirmiş. Agra Kalesi'nde görülmesi gereken en önemli kısım olan Türk Hamamı ziyarete kapalıydı. Fakat rehberimizin Lala olmasının avantajı burada çok işimize yaradı. Restore edilen hamama sorumlusuna bahşiş vererek girdik. İçerisi karanlıktı. Görevli iki mum yakıp duvarlara doğru tuttuğunda fark ettik ki hamamın tüm duvarları ve kubbesi küçük aynalarla kaplıydı. Bir anda etrafımızı binlerce yıldız kaplamıştı adeta. Muhteşem bir manzaraydı.

Agra yolculuğumuz burada görkemli bir final ile sona ermişti. Lala'ya veda etme vakti geldiğinde yine bahşiş konusu gündemdeydi. Acentaya ödediğimiz ücret dışında rehberlere de bahşiş vermek Hindistan'da bir kural. Fakat ne yazık ki yolculuk boyunca hiçbir rehber verdiğimiz bahşişten memnun kalmadı. Biz de rehberle gezmekten pek mutlu değildik açıkçası.



Balbinder ile yola koyulma vakti gelmişti. 300 kilometrelik yeni bir Hindistan otoban macerası bizi bekliyordu. Bu sefer istikametimiz Lord Shiva'ya adanmış şehirlerden biri olan pembe    
şehir Jaipur'du.
Yola çıkmadan önce öğle yemeği yemeyi hayal ediyorduk. Klimalı bir ortam ve hamburgerin yanında King Fisher birası, temiz tuvalet ve güzel insanlar. Balbinder’in sırıtan suratı, yorucu rehberimiz Lala ve sıcak havada oradan oraya koşturmak bizi iyice bunaltmıştı. Köşedeki lokal restauranta sürüklenmeyi redederek Balbinder’in memnuniyetsizliğine rağmen kendimizi Agra Gateway Hotel’in restaurantına atmayı başardık. Yalnız başımıza bir saatimiz vardı. O zamanın ne kadar değerli olduğunu ve keyifli geçtiğini kelimelerle anlatmama bile imkan yok. Kurtarılmış bölgedeydik kısa bir süre için bile olsa.


Jaipur'da yine lokal acentamızın ayarladığı küçük bir butik otelde kaldık. Dera Rawatsar eskiden bölgenin Maharaja'sına ait bir evmiş. Kahvaltı salonunda aileye ait eski fotoğraflar ve mobilyalara rastlamak mümkün. Sabah yedideki kahvaltımızdan sonra Jaipur rehberimiz Singh ile buluştuk. İlk durağımız 18. yüzyılda inşa edilmiş Hava Mahal, yani Rüzgar sarayıydı. Bu yapının ön cephesinin ilginç bir mimarisi var. Arı kovanını andıran küçük pencereler zamanın soylu hanımlarının dışarıdaki hayatı kimseye görünmeden gözlemleyebilmeleri için yapılmış.



Jaipur’un bizim için en cazip etkinliği Amber (Amer) Fort’a fil üstünde yapacağımız tırmanıştı. Bu yüzden güne erken başlamıştık. İlerleyen saatlerde artan sıcaklıktan dolayı filler dört ya da beş tur yaptıktan sonra dinlenmeye çekiliyorlarmış. Bizim bindiğimiz filin adı Leyla’ydı.  Bu yolculuk için özellikle dişi filler kullanıyormuş, erkeklerin daha agresif olmasından dolayı. Manzara oldukça keyifliydi yukarıya çıkarken. Sabahları fillerin banyo yaptığı büyükçe bir havuz göze çarpıyordu kalenin eteklerinde. Yol boyunca onlarca fotoğrafçı, fillerin üzerindeki turistleri fotoğraflamak için yarışıyordu adeta. Yolculuğun sonunda da çekilen fotoğraflar sahiplerine gösterilip yüksek fiyatlara satılmaya çalışılıyordu. Rehberimiz dört fotoğrafa 250 rupee’den fazla vermememiz gerektiğini söyledi. Satıcılar önce bu miktarın yeterli olmadığını söylese de, daha fazlasını ödemeyeceğinizi fark edince anlaşmaya razı oluyorlar.


Jaipur, Rajastan eyaletine bağlı bir şehir. Eski dönemlerde bu bölgedeki şehirler Maharajalar tarafından yönetiliyormuş. Amber Fort’un harem bölümünde on iki adet ayrı daire mevcut. Zamanın bir Maharajasının on iki karısı için yaptırdığı bu daireler birbirlerini hiçbir şekilde görmüyorlar. Ve bu dairelere Maharajanın en tepedeki dairesinden özel tünellerden geçilerek giriliyor. Bu şekilde hiçbir kadın birbirini görmediği gibi, Maharajanın o akşam kimi ziyaret ettiği de bilinmiyor. Kadın dırdırı çekmemek için oldukça başarılı bir çözüm.

Amber Fort’un Kış Sarayı bölümündeki aynalı oturma alanları gerçekten görülmeye değer güzellikteydi. Bu küçük ayna parçaları zamanında Belçika’dan getirtilmiş.



Jantar Mantar Jaipur’da görülmesi gereken en önemli koleksiyon. Böyle demeyi uygun gördüm çünkü burası astronomik ekipmanlardan oluşan bir açık müze. Jantar, ekipman, Mantar da ölçüm demekmiş. Tüm ekipmanlar zamanın astronomiye meraklı Maharajası Jai Singh II tarafından tasarlanmış. Dünyanın en büyük güneş saatini Jantar Mantar’da görebilirsiniz. Maharajanın astronomi konusunda yazdığı kitaplar olduğu söyleniyor.


Jaipur zamanının önemli bir endüstri şehriymiş. Jai Singh, şehri güçlendirip geliştirmek için otuz altı endüstri dalını buraya getirmiş. Bunların en önemlileri  blok kumaş el baskısı, değerli taş işleme ve porselen. Çok fazla zamanımız olmadığı için sadece bir blok kumaş baskı atölyesini gezdik. Ahşap kalıplardan çıkan motiflerin tamamı elle basılıyordu. Müthiş bir işçilik, emek, zaman gerektiren ve Avrupa’da yok olmaya başlamış bir sanat.



Delhi’ye yolumuzun 260 km ve altı saat olduğunu biliyorduk. Fakat rehberimiz Singh Hindistan’da her zaman beklenmeyeni beklemenin doğru olduğunu söyleyerek bir an önce yola çıkmamız için bizi uyardı.

Delhi’ye girişte fark ettim ki trafikteki tüm araçların yan dikiz aynaları kapalıydı. Balbinder de şehre girerken aynalarını kapatmayı ihmal etmemişti. Bu kaosun içinde arabalar öylesine birbirlerine teğet geçiyorlar ki aynaların zarar görmemesi için en iyi yol onları kapatmak gibi görünüyor. Nasıl olsa pek de bir işe yaramıyorlar.


Delhi’de kaldığımız otel şehrin yeni yerleşim bölgelerinden biri olan Sunder Nagar’daydı. Hava karardıktan sonra otelimize vardığımız için etrafı görme şansımız olmadı. Ama görebildiğimiz kadarı ile bu bölge şehrin üst düzey yaşam alanlarında biriydi.


Hindistan farklı kültürü, önümüze çıkardığı olağandışı tecrübeleri ve insanları ile görülmeye değer bir ülke olsa da şimdiye kadar yaşadığım en zorlu seyahat tecrübesiydi. Kendi kendime yine gitmek ister miyim diye sorduğumda cevabım “evet”. Fakat bu seyahatin ruh yorgunluğunu birkaç yılda ancak atarım gibi geliyor. İkinci Hindistan ziyaretimi ülkenin güneyine, Goa ve Kerala bölgelerine yapmayı planlıyorum.


Son bir öneri. Delhi Indira Gandhi Havaalanın’daki Ishana mağazasına uğramadan dönmeyin. Tüm yolculuğumuz boyunca en keyifli alış veriş yaptığımız mağazaydı.

22 Haziran 2012

David'in İsot Yahnisi

Bir zamanlar ne kadar güzel olduğunu tahmin etmek o kadar da zor değil. Eski fotoğraflarına baktığımda, bundan en fazla beş yıl öncesine ait olanlara, muzipçe parlayan lacivert gözlerinin derinliğinde kaybolup gidiyorum hala. Öylesine cıvıl cıvıl hayat doluymuş ki, bana geldiğinde bu kısacık zaman içinde ona ne olduğunu anlamakta zorluk çektim. Sanki hayat bir buldozerle geçmiş üzerinden, hırpalamış onu, gözlerinin ferini söndürmüş, hayat ışığını almış, o güzelim derin mavilik gitmiş ve donuk griye çalan bir renk çökmüş göz çukurlarına. Hiçbir zaman anlayamadım gerçekten ona ne olduğunu.

David ve ben bir arkadaşımın ofisinde sohbet
ederken, İstanbul

Elini yüzümde, dokunmadan gezdirdi bir sihirbaz edasıyla,

"Bu, yüzünü serinletmek için mastika mist ."

İlk karşılaşmamızdı. Bana Sakız Adası'ndan getirdiği ilk hediyeydi mist.

Şaşkınlık içinde tavırlarını izliyordum. Yaşlı ve yorgun görünüyordu. Fotoğraflarından farklıydı. Kaç yaşında olduğunu sordum, sanki profilinden bilmiyormuşum gibi.

"Elli iki, elli üç. O arada birşey." gülümseyip gözlerimin içine baktı. O an bu konunun üzerinde durulmaması gerektiğini, pek de bir önemi olmadığını anladım.

İspanyol şapkasıyla, Selanik
Kafamda onu anlatabileceğim pek çok kelime var. Ama hepsi ingilizce. O yüzden buraya aktarırken zaman zaman zorluk çekeceğim. Bir yıl boyunca süren yazışmalarımızda ondan öğrendiğim yüzlerce harika sözcük beni hala sarhoş ediyor. Uçuşan düşüncelerini yakalamakta zorluk çektiğim pek çok anda hep sabırla ona yetişebilmem için beklediğini hatırlıyorum.

Çalışma masası yapmak istediği mavi mermer,
5 Finger Vibramleri ve en son aldığı Lagerfeld
güneş gözlükleri ile, Selanik
Mücadele içinde sürdürmek zorunda kaldığı hayatı, hayal kurmasına engel değildi.
"Stil bebeğim.. Stil herşeyden önemli."

Yürüyüşü, giyinişi, konuşması, herşeyi, kafasındaki hayat stiline uygundu. Onu bir aristokrat olarak hatırlayacağım, tıpkı saraydan çıkıp sokaklara düşmüş bir prens gibi.

"Yahni için en önemli malzeme küp küp, büyükçe doğranmış yumuşak tarafından et, tabi senin durumunda dana eti. Çünkü ben domuzla da yapıyorum."

David'in aynı zamandan usta bir ahçı olduğunu söylemiş miydim? Güney Doğu Asya'da yirmi sene yaşayıp yemek üzerine yazılar yazmış. Hatta restaurant mutfaklarında çalışmış. Mutfakta becerikli olduğu her halinden belliydi. Bense ona yardım etmek için ıvır zıvır işlere koşturuyordum mutfakta.

"Asya'da herkesin bir pilav pişiricisi vardır. Pilavı sen pişir lütfen, makinemiz olmadığına göre."
Yahninin yanında beyaz pilavın keçi yoğurdu ile yenmesi gerekiyormuş. Keçi yoğurdumuz yoktu. Sorun değildi. Takılmazdı böyle küçük noktalara. Koyun değil keçi ürünlerini tercih ederdi, eğer seçme özgürlüğü varsa. Bugünlerde Namlı'nın keçi peyniri stoklarını tüketmem David'ten kalma bir alışkanlık.

"Parça etleri una bulayacaksın. Sonra da unun fazlasını alacaksın. Et, Türk Lokumu gibi görünmeli."

Türklere ve Türklüğe ait etnik detayları severdi. Onun için, bir kültürün yapı taşları önemliydi. Tıpkı çok sevdiği nargileyi, gümüş bir ağızlıkla içme hayali gibi. Yaptığı herşeyin tarzı olmalıydı ve şık görünmeliydi.
Çok sevdiği sokak Nohutlu Pilaf ve Tavuk
O gün bana da yedirmeyi başarmıştı, Sultanahmet
Bunca yıldır İstanbul'da yaşarım Sultanahmet'deki otantik nargile mekanını ondan öğrenmiştim. Hayatının altı ayını İstanbul'da yaşayarak geçirmişti benimle tanışmadan önce. Bu yüzden de şehirle ilgili çok fazla detay biliyordu.

"İstanbul'u senin gözlerinden görmek istiyorum." demem çok hoşuna gitmişti. Böylelikle ilk buluştuğumuz dönemde onun beni eski şehirde dolaştırmasına izin vermiştim. Nargile mekanına da ilk o zaman gitmiştik.

"Bol miktarda zeytin yağında etleri sote et. Taa ki küplerin köşeleri kızarana kadar. Sonra buz dolabında soğuttuğun bir şişe ucuz kırmızı şarabı etin üzerine boca et. Şarabın soğuk olması çok önemli. Böylelikle tencerenin dibine yapışan unu çözdürebilirsin."

David bir Zen Budhist rahibiydi. Zazen hayatıma onunla girmişti. Belki de en çok ihtiyacım olduğu bir anda. Daha önce de meditasyon yapmıştım. Fakat zen, felsefe olarak şimdiye kadar bana anlatılanlardan farklıydı. Hiçbir kuralı ya da şartı yoktu.

"Önemli olan doğru olduğunu düşündüğün eylemdir." derdi.

"Yarım lotus pozisyonunda oturabilirsin. Dik dur. Duruş çok önemli. Mutlaka kalınca bir minder üstünde oturmalısın. Poponun altına da belini dikleştirecek başka bir minder koymalısın."

Stil bebeğim stil, Selanik
Sonradan fark ettim ki bu şekilde minderler yardımı ile yarım lotus pozisyonunda oturmak çok zor değildi. David ise o kadar kolay yarım lotus pozisyonuna giriyordu ki esnekliği beni şaşırtıyordu.

"Şimdi hiç kıpırdamadan yirmi dakika böylece sabit bir noktaya bakarak durmaya çalış."

Meditasyon yapmayalı çok uzun zaman olmuştu ve beş dakika sabit durmakta bile zorlandım. Bu küçük eğitim sırasında çok güldüğümüzü hatırlıyorum. İkimiz de eğleniyorduk.

"Bolca sarımsak koymalısın yahniye. Bir küp de etsu at."

Sarımsakları soyup rondoda parçaladım. En son şarap ilave ettiği tencerenin içine attı hepsini.

"Şimdi ateşi biraz azaltıp etin suyunun hafiften kaynamasını ve buharlaşmasını bekleyelim."

Modellik günlerinden, Amerika
Bir şişe daha kırmızı şarap açmıştık. Kadehlerimiz elimizde sohbet ediyorduk. Bana gençliğinde Amerika'da yaşadığı komik ve ilginç maceraları anlatıyordu. Tanıdığı pek çok ünlü müzisyenden bahsediyordu. Onu dinlemek hem eğlenceli, hem de zaman zaman yorucuydu.

"Bol miktarda isotu ve bir miktar da toz kırmızı biberi kaynayan etin üzerine ekle. Ateşi biraz daha azaltıp etin yavaş yavaş ateşin üzerinde pişmesine izin ver. Taa ki lime lime oluncaya kadar. Etin pişme süresi bu hızla yaklaşık bir buçuk saat kadar olmalı."

Şarap ve etin suyu tamamen buharlaşmış geriye yoğun kırmızı-kahverengi şahane kokan bir sos kalmıştı. Beyaz pirinç pilavı ve yoğurt ile tabaklara servis yaptık. David'in yahnisi hayatımda yediğim en leziz et yemeklerinden biriydi.

Bana hediye ettiği "Stamboulonica" fotoğrafı

Stamboulonica onun en son fotoğraf projesiydi. Belki de hayatının en önemli projesi. Onu hayata geçirmek için bir dönem birlikte çalıştık. Projenin tanıtım makalesinin Türkçe'ye çevirisini ben yaptım.

"Es, Stamboulonica'ya inanmanın benim için ne kadar önemli olduğunu belki de hiçbir zaman bilemeyeceksin."

Evet gerçekten de bilemedim.

Fotoğrafçı, gazeteci, yazar, aktör, model, şef... David C. Allespach, 29 Nisan 2012 tarihinde Selanik'te geçirdiği bir beyin kanaması nedeni ile hayatını kaybetti.

Ona hiçbir zaman hoşçakal deme fırsatım olmadı.

http://www.facebook.com/note.php?note_id=393987557313633
http://www.facebook.com/note.php?note_id=393229150722807
http://web.me.com/dcallespach/ENGLISH_Stamboulonica/Introduction.html

10 Haziran 2012

Çeşme'de Yelken Yapmak

Denizin üzerinde olma ve rüzgarı yüzümde hissetmenin keyfi ancak yelken yaparak çıkıyor. Çok uzun zamandır aklımdaydı tekrar yelken yapmaya başlamak. Fakat bir türlü zamanımı ayarlayamamıştım. İki sene önce yaptığım gibi Kalamış’tan çıkmak istemedim denize. İnternette, teknede kalmalı, Çeşme’den çıkışı olan bir eğitim programı ararken karşıma Doğan Güzeliş çıktı. Hemen aradım ve tesadüfen istediğim tarihlerdeki eğitim programında sadece bir kişilik yer olduğunu öğrendim. Hemen paramı gönderip programa dahil oldum.

Sonsuz mavilik
Altı kişilik grubumuzda kimseyi tanımıyordum önceden. Arada sırada böyle sürprizler yapmayı severim kendime. Hiç tanımadığım insanlarla bir araya gelebileceğim keyifli ortamlar yaratırım. Bu sefer de doğru karar vermişim. Doğan harika bir eğitmen ve birlikte eğitim aldığım insanlar da eğlenceli ve en önemlisi uyumluydular. Dolu dolu, yemeli içmeli, bol yelkenli dört gün geçirdim onlarla.

Bizim ekip
Symphonie onbeş metrelik bir Jeanneau. Hani sülün gibi derler ya. İşte öyle bir tekne. Bir kişi eksikle Symphonie’de sabah dokuzda buluşuldu. Tanışma faslından sonra kaptan elimize bir alışveriş listesi verip bizi Migros’a gönderdi. Düşünsenize birbirini hiç tanımayan beş kişi yiyecek alış verişi yapıyor tanıştıktan yarım saat sonra. Herkes bir köşeye dağılıp listenin bir parçasını tamamlamaya çalıştı. Yaklaşık bir saat sonra da kasadaydık. Alış veriş sadece kahvaltı ve öğle yemekleri için yapılmıştı. Akşam yemeklerini karada, marinalarda yemeyi planlıyorduk. Dört günlük alış veriş kişi başı yaklaşık altmış TL ye mal oluyor. Biz sezonun ilk kalmalı grubu olduğumuz için bize biraz daha fazlaya mal oldu. Zira teknede bizden önceki gruptan herhangi bir erzak kalmadığından herşeyi fazladan almak durumunda kalmıştık.

Çeşme marinayı öğlene doğru terk ettik. Önce kıç halatlarının ve burun tonoz halatının ne zaman ve nasıl çözülmesi gerektiğini öğrendik. Doğan ilk andan itibaren teknenin hakimiyetini bize verdi. Ama her an gözü üzerimizde, bir orkestra şefi edasıyla bizi yönlendirdi.

Seyre çıkarken ilk olarak kişisel neta yapılır. Mutlaka ayakkabılar giyilir ve güneş kremleri sürülür.
Doğan'ın tabiri ile "savaş boyaları". Ardından teknenin içi neta edilir. Yani ortada devrilecek, uçacak, kırılacak birşey olmaması gerekir. Telsiz açılarak genel kanala ayarlanır (16). Akü de devreye sokulduktan sonra yukarıda, havuz bölgesi neta edilir. Teknede ön hazırlık oldukça önemli. Her detayın eksiksiz düşünülmesi gerekiyor. Marinadan çıktıktan sonra Doğan “usturmaçalar” diye bağırır. Biz teknenin iki yanına dağılarak usturmaçaları toplarız. Doğan her marina çıkışında onların toplanıp burundaki depoya kaldırılması gerektiğini ve bunun da denizciliğin adetlerinden olduğunu anlattı bize. O zamana kadar bindiğim hiç bir teknede usturmaçaların çözülüp ayak altından kaldırılması gerektiği söylenmemişti.  

Denizci düğümlerini öğreniyoruz.
Marinadan çıkınca ilk iş ana yelkenin açılmasıdır. Bunun için de teknenin burnu rüzgara verilir. Bumba boşa alınarak ana yelken basılır. Bu arada biz sağa sola koşturup hangi halatı çekip, hangisini bırakacağımızı hatırmalaya çalışırken havuzda sonsuz bir karmaşa oluşur. Ama ilk günlerin karmaşası son gün sona ermiş, daha organize bir şeklide hareket eder hale gelmiştik havuzun içinde.

Rüzgar eğitim boyunca çok hırçın değildi. Yalnız akşam üzerlerine doğru hızını artırdığında biz de tekneyi yatırıp biraz olsun orsalamanın keyfini çıkardık. Rüzgarın az olması manevraları sakin ve daha yavaş bir zamanlama ile öğrenmemize olanak verdi. Doğan, öğrenmemiz gereken üç hareket olduğunu anlattı bize. Denizde en çok bunları kullanacakmışız. Tremola, kavança ve camadan vurmak. İlk gün tremolayı öğrendik. Hem de ne öğrenmek. Hepimiz tek başımıza yapabilir duruma gelmiştik. Tremola rüzgar üstüne dönülerek yapılan ve sanıyorum en çok kullanılan manevra.
 
 
"Alesta tremola"...
 
 
Hala zamanlamamız iyi olmamasına rağmen hangi noktada halatları çekip, hangi noktada bırakmamız gerektiğini biliyorduk artık. Gerisi aynı grupla bolca pratik yapmaya kalıyordu. Yarışlarda saniyeler önemliymiş. Bunun için bilinmesi gereken birkaç püf nokta varmış. Çoğumuz yelkeni gezi amaçlı yapmak istediğinden o kadar detaya girmedik. Zaten dersimizin konusu da değildi.
İkinci gün yine Çeşme marinadan çıkıp Alaçatı yönüne devam ettik. Rüzgar yine azdı. Öğlene kadar ders yaptıktan sonra Kum Beach açıklarında demir atıp öğlen yemeği yiyip siesta yapmaya karar verdik. Kendimi denize atmak için sabırsızlanıyordum. Zira su inanılmaz bir berraklıktaydı. Biz yüzerken Doğan da öğle yemeği hazırlığına girişti. Soslu makarnamızı yedikten sonra güneşlenmeye devam ettik. Alabildiğine derin bir maviliğin içinde tembellik yapmak insanın ruhunu alıp başka diyarlara götürüyor. Sonsuz mavilik iliklerime kadar işlemişti.
Öğleden sonra rüzgarını yakalayıp bu sefer kavança manevrasını öğrendik. Kavança rüzgar altına doğru yapılan daha yavaş bir manevra. Sadece cenovanın değil, ana yelkenin yönünü de değiştirmek gerekiyor. Üç kişinin senkronize bir şekilde hareket etmesini gerektiren bu manevrayı Doğan'ın talimatları doğrultusunda tek başımıza da yapar olmuştuk. On beş metrelik bir teknenin hakimiyetini rüzgara rağmen hissetmek o denli keyifliydi ki hiç bıkmadan aynı manevraları defalarca tekrarlayabilirdim.

Sert havalarda da ana yelkene camadan vurulması gerekiyor. Yani armanın ve yelkenin, rüzgarın gücünden dolayı zarar görmemesi için ana yelken alanının küçültülmesi. Bu hareketi de birkaç sefer tekrarladık dört günlük eğitim boyunca. Hep kafamı karıştırmış olan halatların mantığını artık anlayabiliyordum. Halatların o denli karmaşık olduğuna bakmayın. Bir kez hangi hareketin ne olduğunu ve neden yapıldığını kavradığınızda tüm karmaşa sona eriyor.

Halatlar
Doğan "filtre kahve zamanı" diye bağırdı. Teknedeki en keyifli anlardandı kahve molaları. Metal bir french press den servis yapılan kahvenin yanında çikolata yiyip Doğan'ın hikayelerini dinlemeyi seviyordum. Herşey öylesine olması gerektiği gibi ve uyum içindeydi ki, içinde bulunduğumuz resme ait olmayan hiçbir anımız yoktu.

Filtre kahve zamanı

İkinci akşamımızda Alaçatı Asma Yaprağı nda yer ayırtmıştık. Kız kardeşim de davetliydi. Sekiz kişilik bir masada sebze ağırlıklı yerel yemeklerden oluşan bir ziyafet çektik. Muhabbet de oldukça keyifliydi. O gece Alaçatı'da evde kaldım.

Kahvaltı yine teknedeydi. Oldukça geniş bir menümüz vardı bulunduğumuz ortamın kısıtlı şartlarına rağmen. Doğan seyre çıkmadan önce iyi bir kahvaltının şart olduğunu söyledi.

Rotamız Sığacık limanıydı üçüncü gün. Yine öğlene kadar ders yaptık. Bu sefer Doğan bize deniz trafiği ile ilgili bilgiler verdi. Akılda tutulması gereken yedi tane kural varmış. Bunları bilirsek başımıza hiçbir şey gelmezmiş. Son iki kuralın biraz karışık olduğunu söylemek zorundayım.

Öğlen rüzgar yine durdu. Bu sefer yolumuz üzerindeki Nergis Koyu nda demir attık. Bu koy herkes tarafından bilinen bir koymuş. Teknelerin çokça demirlediği, karadan ulaşımın olmadığı, insanın kendini suya atmak için sabırsızlandığı bir nokta. Çok güzel bir turkuaz akvaryumun ortasına demir attık. Doğan'ın merdiveni suya indirmesini beklerken sabırsızlanmıştım. Derinlik beş altı metre civarındaydı.

"Coffff" ...

Suyun sarmalayan serinliğini tüm vücudumda hissettiğimde "tamam işte cennetteyim" dediğim anlardan biriydi. Karaya kadar yüzdüm. Ufacık taşlık bir kumsala vardığımda bu küçük cennetimsi koyu bana hatırlatması için üç çakıl taşı alıp tekneye geri yüzdüm. Öğle yemeğimiz yine makarnaydı.

Siesta sonunda Sığacık limanına doğru yola koyulduk.

Gün Batımı , Sığacık Marina

Marinaya girerken güneş batmak üzereydi. Tekneyi bağlayıp karaya ayak bastığımızda ise yer gök alev almıştı sanki. Gökyüzünün kızıllığı bembeyaz teknelere tatlı bir pembelik veriyordu marinada. Deniz kıpkırmızıydı.

Marina yaşamının ne kadar huzurlu ve yavaş olduğunu gördüm bu dört gün içinde. Tekne sahipleri güler yüzlü, herkes sabahları birbirine günaydın diyor tanımasa da. Kimsenin acelesi yok gibi. Sığacık da farklı değildi. Hatta daha yerleşik bir yapısı var gibiydi. İnsanlar yaşıyordu bu marinada. Birbirlerine aşinaydılar. Ayak üstü sohbetler oluyordu pontoonlarda. Kendimi bu resmin içinde hayal ettim. Hayatımın bu olmasını istedim Sığacık gün batımında. Deniz, rüzgar, tekneler ve marina ile çevrili bir hayat.

Doğan bizi taze balık yiyebileceğimiz salaş bir balıkçıya götürdü. Ardından da kasaba içinde yürüyüşe çıktık. Tesadüf bu ya Sığacık Suluboya Festivaline denk gelmişiz. Sokakta büyükçe bir sahne kurulmuş, yüzlerce kişi amatör bir konseri izliyordu. Gençliğimize ait tanıdık şarkılar duyunca biz de durup konseri izlemeye başladık. Şan öğretmeni olan bir adam çıktı sahneye. Timur Selçuk'un İspanyol Meyhanesini söylemeye başladığında şaşkınlık içindeydik duyduğumuz müthiş ses ve yorum karşısında. Performans bittiğinde biz de dahil herkes ayakta alkışlıyordu şan öğretmenini.

O gece ilk defa teknede uyudum. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıp şimşekler çaktı. Fark ettim ki teknede yaşam korktuğum kadar zor değilmiş. Konfor için her detay düşünülmüş. Sadece alan kısıtlı. Yine de denizin üzerinde olma ve rüzgarı yüzünde hissetme fikri herşeyin ötesinde.

Sığacık'ta marinanın hemen karşısında Üniversite II adında bir fırın var. Pazar kahvaltımızı orada yaptık. Hayatımda ilk defa beyaz peynir ve dere otlu gevrek yedim. Gevreğin yanında beyaz peynir yediğim olmuştu. Fakat bu şekilde gevreğin beyaz peynirlisini ilk defa görüyordum. Lezizdi...

Fırtınayı öğreniyoruz

Çeşme'ye yolumuz uzundu. Rüzgarımız da fazla değildi. Biraz motor, biraz yelken akşam üzeri Çeşme'ye vardık. Yolda harita, navigasyon ve meteoroloji hakkında bilgiler verdi Doğan. Son dersimizdi. Filtre kahvemizi de hergün olduğu gibi içmeyi ihmal etmedik.

Doğan Kaptan ve ben
Bu yelken eğitimi son zamanlarda kendime verdiğim en şahane hediyeydi. Eğitmeni, teknesi, denizi ve ekibi ile dört dörtlük bir tatil oldu benim için. Seneye Temmuz ayında Doğan ve grubu ile Rodos Cup'ta olmayı planlıyorum.